‘İşkenceci Esad Oktay’ın İnfazı ve Kemal Pir’in Selamı’

‘İşkenceci Esad Oktay’ın İnfazı ve Kemal Pir’in Selamı’

Esat Oktay Yıldıran’ın Diyarbakır Cezaevinde görev yaptığı dönem, Türkiye cezaevi tarihinin en karanlık dönemi olarak anılır.Yıldıran, 24 şubat 1981’den itibaren yıllarca Diyarbakır cezaevinde işkenceci başı olarak görev yaptı.Adına Aksaray’da kahraman sıfatıyla bir anıt dikildi!

Tanınmamak için devlet eliyle özel ameliyatla yüzüne estetik yaptırdı.Yıldıran, 22 ekim 1988 tarihinde, güneşli bir öğlen sonrasında istanbul Kısıklı’da belediye otobüsünün içinde, bir kürt yurtseveri tarafından kafasına sıkılan üç kurşunla öldürüldü.Kürt yurtsever tetiği çekmeden önce Yıldıran’a, cezaevindeki işkence mağdurlarından ve ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiren Laz Kemal’in (Kemal Pir) selamları olduğunu söylemişti.

İsrailli bir kadın vekilin” Filistinli anneler ölmeli ki başka teröristler yetişmesin!”

İsrailli bir kadın vekilin” Filistinli anneler ölmeli ki başka teröristler yetişmesin!” Sözlerini hepiniz duydunuz.
Başbakan dün yine Ateş püskürtüyordu ”Sen nasıl bir kadınsın, sen insan olamazsın” gibi klişeleşmiş cümleleriyle.

Bir şey hatırlatmak isterim:

2012 yılında yazar Esra Elöne’nin:”BDP’Lİ KADINLARDAN ANA OLMAZ,Olsa olsa kan ağası olur” gibi Firavuni sözlerine Başbakan bir tepki göstermiş miydi ? Hayır aksine sahip çıkmıştı.

neyse ki aynı hadise Türkiye’de de yaşandı. Sayın Başbakanım inanın bu halkın bu tür samimiyetsiz tepkilere karnı tok.

Akp’li bir Kürt’le uzun bir tartışmadan sonra iyi bir sonuca vardık

Akp’li bir Kürt’le uzun bir tartışmadan sonra iyi bir sonuca vardık
Biraz uzun ama okuyun :))
+ Naper la Erzurumlu? CB seçiminde oyunu kime vericeksin?
– Tabi ki hak edene.
+ Sence kim hak ediyor?
– Tabi ki de Erdoğan.
+ Erdoğan mı hak ediyor?
– Evet.
+ Neden o hak ediyor? Halk yararına bişey yapmamış ki.
– Nasıl yapmamış. Artık bu ülke eskisi gibi değil. Herkes özgür.
+ Yani eskiden bişeyler olduğunu biliyorsun?
– Evet.
+ Ne biliyorsun?
– Bizi öldürmüşler, katletmişler, asit kuyularına atmışlar, tecavüz etmişler ve bi sürü şey!
+ Peki neden hala Akp’ye oy veriyor, onu destekliyorsun?(!)
– Bunları Akp yapmadı ki. Erdoğan Kürtlere Trt Şeş açtı.
+ Erdoğan Trt şeş açınca herkes özgür mü oldu? veya sadece Akp’ye Trt şeş açtığı için mi Erdoğan’a oy veriyorsun?
– Evet tabi ki. Herkes artık Kürtçe konuşabiliyor, onun sayesinde!
+ Onun sayesinde mi?
– Evet.
+ Peki dağda aç, susuz, uykusuz savaşan abiler, ablalar, çocuklar neden dağdalar şimdi? Ömürler neden dağlarda heba oluyor? Orda ne işleri var uzun zamanlı bir pikniğe mi gittiler yoksa?!
– Kürtlerin özgürlüğü için, bizim için savaşıyorlar. Onlar sayesinde bugün seninle burda bu konuları konuşuyor ve tartışabiliyoruz.
+ Evet ama az önce Erdoğan’ın açtığı Tv kanalı sayesinde konuşabiliyoruz. Dedin? Erdoğan Pkk ve Kürtlerin lideri mi ben mi bilmiyorum?
– Hayır değil asla olmazda. Ne saçma bi soru.
+ Peki neden Akp’ye oy veriyorsun?…!
– Her seçimde kömür, makarna, yağ, pirinç falan veriyor.
Bdp bunu yapıyor mu?
+ Peki o kömür, makarna, vs. nerden geliyor? Hem Bdp Senin yıllardır yok sayılan Dilini, tarihini, kültürünü değerlerini savunuyor. Sana illa somut bir şeyler mi vermesi gerekiyor? Hem ne zaman kapısını çalıp dardayım desen seni geri çevirmeyeceklerinden adım kadar eminim. Ayrıca sen aylık 2700 lira maaş alıyorsun Akp’nin kömürüne, makarnasına mı kaldın? aç ve açıkta değilsin.
– Söylediğin çoğu şeyler doğru. Ama adam dini savunuyor. Bu zaman da kaç kişi din üzerinden siyaset yapıyor.
+ Adam dini savunmuyor abicim dini kullanarak senin aklını çeliyor. Kendine peygamber demediği kaldı böyle din adamamı mı böyle müslüman mı olur? Bak kendinde diyorsun; ”din üzerinden siyaset yapıyor.” Hem çok değil 3 sene önce Şırnak Uludere’ye(Qılaban) bağlı olan Roboski köyü sınırında 34 kardeşimizi katletti. O günden beri failler hakkında en ufak bir arayış göstermedi. Şehit Aileleri çocuklarının katilini istiyorlar diye hala Akp hükümeti onların üstünde zulüm yapıyor, evlerini basıyor. Böyle müslümanlık mı olur? Hiç mi görmüyorsun bunları hiç mi okumuyor, hiç mi bir şey hissetmiyorsun?
– Faili belli Erdoğan zaten bu ülkenin başbakanı değil mi? ondan habersiz hiçbir şey olmaz. Kendini mi yargılayacak?
+ Benimde söz ettiğim bu işte. Onu bunu bilmem ama senin şuan oturup kendini iyice yargılaman gerekiyor.
Çıkarların için bir diktatörü destekliyorsun sonra da ya Allah de olur mu öyle? Bu ayıp bişey. 34 yaşına gelmiş kocaman adamsın. Yakışıyor mu sana?
– Doğru diyorsun kardeşim. Sana söz veriyorum kardeşim cumhurbaşkanlığı seçiminde oyumu Selahattin Demirtaş’a vericem. Bugün işim bittikten sonrada bir kitap evine gidip Tarihimle ilgili ne kitap bulursam satın alıcam bilinçlenmenin çok gerisinde kalmışım.
+ Estağfurullah abicim o nasıl söz. Hem baksana iki saat’te dökülen saçların tekrar çıkmış. Biraz da gençleşmişsin sanki. dur bakayım bi; abi sen baya yakışıklı olmuşsun yaw :))

Not: ”Erzurumlu demem kesinlikle bütün Erzurum halkını aynı kefeye koyduğum veya kötü olarak nitelendirilmişim gibi anlaşılmasın lütfen. Ben, kendisine Erzurumlu diye hitap ettiğim için tekrar mizah gereği öyle yazdım.”
2. Not: ”Tartışma sadece bununla sınırlı değil bu sadece bir kısmı ve sizinle paylaşmak istedim.”Saygılar

– Baran Newroz

Kürt işadamlarının nasıl öldürüldüğü, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalana yönelik suikast bilgileri

Kontrgerilla cinayetlerinin ses kaydı

Eski MİT Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün, esrarengiz biçimde ortadan kaybolan ve MİT ile Emniyet’e çalıştığı bilinen işadamı Tarık Ümit ile 1995 yılında yaptığı görüşmenin, 13 sayfalık orijinal dökümü, faili meçhuller davasının dosyasına girdi. Belgelerde Kürt işadamlarının nasıl öldürüldüğü, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yönelik suikastın bilgileri de ortaya çıktı.

Eski İçişleri Bakanı ve Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, emekli Yarbay Korkut Eken, Özel Harekât Başkanvekili İbrahim Şahin ile özel timci polislerin, 1990’lı yıllarda işlenen 18 faili meçhul cinayetle ilgili yargılandığı davanın duruşması yarın görülecek. MİT’te Daire Başkanlığı da yapan Mehmet Eymür’ün, ortadan “kaybolan” ve MİT ile Emniyet’e çalıştığı bilinen Tarık Ümit ile 1995 yılında yaptığı görüşmenin, 13 sayfalık orijinal dökümü, bu davanın dosyasına girdi. MİT’in, savcılığın isteği üzerine gönderdiği ses kaydına da ulaşıldı. İki kişi arasındaki konuşmaların dökümü, adı Susurluk kazası ile anılan devlet çetesinin nasıl rahatça cinayet işleyebildiğini, çete mensuplarının vatan ve millet derken aslında kendi çıkarları için nasıl planlar yaptığını, el koydukları yüklü miktardaki paraları nasıl paylaştığını gösteriyor.

Taraf gazetesinden Adnan Keskin’in haberine göre; Mehmet Ağar’ın, bir numaralı sanığı konumunda olduğu dava dosyasına giren görüşme, 18 Şubat 1995’te İstanbul’da yapılmış. Tutanakta “Görüşenler” olarak Mehmet Eymür ve Zafer Balamir, “Görüşülenler” olarak da Tarık Ümit ve Hakkı Yaman Namlı yer alıyor. Metinde, “Bandın baş kısmı konuşmaların anlaşılmaması nedeniyle tape edilmemiştir” notu bulunuyor.

Tutanak, devletin, 90’lı yıllarda işlenen cinayetlerin faillerini baştan beri bildiğini de gösteriyor. Dökümlerde Kürt işadamları Savaş Buldan ve Behçet Cantürk ile Fevzi Aslan’ın da dahil olduğu kimi işadamlarının nasıl öldürüldüğüne ilişkin detaylar da yer alıyor. Buna göre; Tarık Ümit, Aslan cinayetiyle ilgili Eymür’e şu ayrıntıları aktarıyor:

“Gece Fevzi Aslan’ı aldık, işi bitti. Yanımda Ziya, üç kişi daha var. Gece saat 23.00’te evraklar, daha önce evrakları almıştık. Ben Ziyalara dedim ki; ‘Siz İstanbul’a dönün, cumartesi günü oluyor bu hadise tamam mı ağabey’. Birimin patronu İbrahim Şahin. İbrahim Şahin ve ekibinin işi bu, tamam mı ağabey? Burada görev İbrahim’in. Ne Ağar’a ..ne ona katiyet suretle olmaz, çirkin… Mehmet Ağar. Arabadan açtım; Mehmet Ağar’ın emri var santrala 24 saat hangi saatte olursa olsun, Tarık Ümit aradığı zaman bağlayacaksınız. Onu da biliyorum açtım buna, buldular. Dedim o konu halloldu dedim. Böyle gayet sevinçli bir şekilde ‘Çok memnun oldum, gözlerinden öperim. Neredesin’ dedi. ‘Yorgun musun’ dedi ‘Değilim’ dedim. ‘Gelebilir misin’ dedi, ‘Zaten gelmeyi düşünüyordum’ dedim. ‘Ben, müsteşar beyin evinde misafirim’ dedi. 02.00’de aradım müsteşarın evini, ‘Yeni binaya gel’ dedi. Hadise bu, gel dedi bu akşam gitme kal burada, Ben seni istersen polis evine istersen Hilton’a götüreyim. Yok ağabey dedim çektim döndüm. Sabah Korkut bey efendiye niye haber vermemişiz…”

Tarık Ümit, HDP milletvekili Pervin Buldan’in eşi, işadamı Savaş Buldan’ın da aynı çete tarafından nasıl öldürüldüğünü şu sözlerle dile getiriyor: “Buldan’ın olayında arabadayız. Durak yanında iki tane…Üç, ben dört, Muhsin beş, Mikail altı, tamam mı? Biz onları kaptık. İki tanesi, Muhsin’in siyah mercedesine bindirdik, kelepçeledik bindirdik. Bir tanesi de bu….arabasına bildirdik. Ben onları otelden yolcu ettim. Ben tek başıma kendi arabamla… Gittik. Bu adamlarla benim hiçbir temasım olmadı. Arabadan indirdik. Bam bom yürüdük gittik. Ağabeyciğim adamlar burada çağırırsın, yarın sabah. Adamları aldın.

Şimdi bak ağabey bu arada enteresan bir hadise var. Ferda telefon etti korkudan. Bunun yerini tespit ettik. Ben otele telefon ettim Turan’a, çocukları oteldeydi. Onları kaptı orada buluşturduk. İşin başında Ziya bana geldi. Birol diye biri daha vardı, İbrahim Şahin de vardı. Artı üç kişi de var. O gece 05.00-06.00’da Buldan’ı arıyoruz, Savaş Buldan’ı daha yerini tespit etmedik. Biz beraber yapacağız operasyonu. Üç kişi askerler, üç kişi de polis, tamam mı ağabey? Yer tespitine telefon açtık. Oraya gittik. Ziya’lar yok, malzemelerin hepsi de Ziyalarda. Bir ceket, bir pantolon, belinde tabanca, başka şey yok. Otele gittik, Ziya nerde dedi, başıma gelen felakete bak dedi. Manyak niye malzeme almadın deyince ‘Ağabey kızdım almadım’ dedi. O gece hiçbir malzemesiz bunlar geldiler yanlarında bir adam var, kim bu; Mikail. Onu bir kez gördüm, o da bize takıldı gittik…”

Tarık Ümit, emekli yarbay ve eski MİT’çi Korkut Eken’in kendisinden sürekli para aldığından yakınıyor. Cinayetlerden sonra el konan paraların nasıl “uçurulduğunu” ise şöyle anlatıyor:

M.E: Yalnız İranlı olayında ne para döndü. Yani o Yeşil’e ödenen para çerez. Yeşil’e 300 bin mark, bir de 50 bin dolar ödeniyor.

T.Ü: Bizde borç yüklüyüz. Bir gün geldi (Korkut Eken kast ediliyor) 150 milyon borcum var. Para istiyor, Ağabey müsait değilim. İki karış surat, bir tavırlar, bilmem neler. Sanki borcum var ib..ye. Şimdi benden 20 milyon para aldı. 3-4 gün sonra geldi bu sırada ben ona 70-80 milyon para verdim. ..20 senedir ben buna para veriyorum. Bu geldi bir gün, bir hışımla telefon etti bana. ‘Geliyorum’ dedi geldi. ‘Siz parayı götürüyorsunuz’ dedi. ‘Bu işler böyle olmaz’ dedi. Ne parası dedim. ‘Şeyin üzerinden 90 bin mark para varmış’ dedi. ‘Parayı aldınız’ dedi. ‘Şeyde 20 bin mark varmış’ Birincisi Behçet… 200 bin mark varmış, onu da almışsınız…

M.E: Bunlara ne oldu?

T.Ü: İbrahim’e gitmiş …vallahi 5 milyonu …kasadan çıkardım verdim diyor ib..ye. Şimdi Behçet Cantürk’ün üzerinde çıkan para 20 milyon TL’sı tamam. Fevzi Aslan’ın üzerinde çıkan para 3 bin mark. Bir 100 bin TL, bir 50 bin Tl, bir de 20 bin TL.

M.E: Abdullah Çatlı seni götürürse üzerinde parayı da alacaktır.

T.Ü: Götürebilirse alsın. Şimdi bu 3 bin markı, evrakları ben hayatımda üst baş araması yapmadım. Üç tane çocuk yanımda, çocuklar getirdiler evrakları. Bir 14’lı silah, bir araba, bir yedek şarjör.. Götürdüm Mehmet Ağar’a. Bir paket de eroin, şöyle bir paket eroin. Saat gece 02.30’da Mehmet Ağar’ın koydum önüne. Mehmet Ağar’a çocukların hiç harçlığı yokmuş dedim. Götür ver dedi. Sabahleyin geldim. 3 bin mark, 100 bin TL, 50 bin TL, 20 bin TL, İbrahim Şahin’e. Çocukların da ismini de bende. 3 kişi Ziya polis memuru, onlara verdik.”

Tutanaklarda pek çok faili meçhul cinayetin tetikçisi Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım’la ilgili değerlendirmeler de bulunuyor. Yeşil ve kaçırılan İran uyruklu işadamının öldürülmesiyle ilgili diyaloglar şöyle:

M.E: (…) Tarık Ümit’i (Korkut Eken kast ediliyor) niye öldüreceksin, dedim. Onun evinde kalıyorsun, dedim. Senin yaptığın işler ayyuka çıktı. Her şeyinden haberim var. İranlı konuları var, dedim. İranlı konusu Yeşil’in işi, dedi. Yeşil ile Tarık’ın işi, dedi. Ben de sana sormuştum ya bir alakan var mı diye.

T.Ü: Hayır şimdi bak ağabeyciğim Bu işten onun haberi yok. Resmî haberleri yok. Sizin de öyle. Diyelim ki Yeşil ile ben İranlıların işini bitirdim, sizin emriniz yok, onların da emri yok başkasının da.

M.E: İkiniz mi yaptınız yani ?

T.Ü: Bu cinayettir, o zaman görevlerini yapsınlar. Öyle değil mi? Bu cinayettir o zaman devletin üç dört tane birimi var.

M.E: Yeşil’i aldılar, ancak bu olaydan sonra hiçbir sual bile sormadılar. Kaburgalarını kırdılar. İranlı olayı filan hiçbir şey yok ona da. Telefon ediyorlar gece. Ankara Emniyet Müdürü (Orhan Taşanlar). İşte sizin adamınız. Sanki tanımıyorlarmış gibi. Şimdi tezgah başka. O da biliyor onu, Ağar’la da bununla ilgili konuştuk dedim, o zaman yarın sabah birini gönder bunu aldırıver dedi. Hadise çıkarmış. Bunlar ağzına içki dökmüşler falan… Biz alsak olaya para da girmiş, İranlı olayında bizi ortak edecekler…

Tansu Çiller’in Abdullah Öcalan’a karşı suikast talimatı verdiği ancak bunun son anda başarısızlığa uğradığı biliniyordu. MİT’in tutanağına göre, Mehmet Ağar’ın talimatıyla Öcalan’a bir operasyon daha planlandı. Tarık Ümit, bunu Eymür’e şöyle anlatıyor: “Mehmet Ağar bana dedi ki, bu vatan hepimizin, tamam hepimiz elele vereceğiz ne yapılacaksa yapacağız. ‘İki tane önemli hadise var. Bir tanesi Abdullah Öcalan. Bir tanesi hem vatan, hem millet, ayrıyeten de benim özel işim’ dedi. O şerefsiz Dursun Karataş… Para ile 5 tane Çeçen, tamam. Ben bunlara milyon dolar para vereceğim. Kardeşim bunu Ağar’a söyledim tamam dedi. Biz bu Suriye’den gelen vatandaşla bunları götürdük. Ben Çeçenlere ha babam para veriyorum. Ben gideceğim A. Öcalan’ı alacağım. Nasıl alacağım ağabey malzemeleri yok, oy yok, bu yok.”

Ümit ve Eymür arasındaki görüşme, gazeteci Mehmet Ali Birand’ın da Susurluk çetesinin hedefi olduğunu gösteriyor:

T.Ü: Ben Mehmet Ağar’dan yapılan işlerni mesela ben ona resmen mani oldum. Birşeyi kaldırıyorduk ağabeyciğim. Topal’ı kaldıracaktık. Hiç lamı cimi yok. Evine gitim fotoğraflarını götürdüm verdim Pazartesi günü Topal’ı kaldırıyorduk. Ulan dedim Tarık Ümit akıllı ol. Ağar çok tehlikeli ve akıllı adam çok profesyonel. Mehmet ağabey dedim Senin adına…öyle bir konu oldu ki böyle böyle şeyler istendi…ben de bunu geldim verdim, ama iki nüsha yaptım bir nüshası burada buyurun dedim.

M.E: kim istedi, isteyen

T.Ü: Özel

M.E: Esasında bence en önemli hedeflerden biridir yani.

T.Ü: Tamam da şey yanlıştı, yapılacaksa onu ben dışarıdan yaparım ben onun ne bok yediğini nerede sıçtığını nerede oturduğunu dışarıda hiç sessiz onu ortadan kaldırırız O basit. Çocuk oyuncağı. Ağar’a anlattım. Aman Tarık dedi. Aman dedi…gelin dedi çok başımız ağırır dedi. Bunu hemen düşüneceğim dedi tamam ve o işi…

Z.B (görüşmede Eymür’ün yanında bulunan Zafer Balamir): Onu Mehmet Ağar Doğu Perinçek için mi söyledi, M.Ali Birand için mi

T.Ü: M.Ali Birand için

Z.B: Topal dedin de

T.Ü: Topal topal o da topal.

M.E: O da topal. Ben öbürünü söyledi zannettim

ANKARA 10.07.2014 10:12:36

Kürtlük adına çıkan kazanımları korumak temel yaklaşımımız

Kürtlük adına çıkan kazanımları korumak temel yaklaşımımız

Kürdistan’a yönelik hiçbir saldırıyı dışarıdan izleme gibi bir lükslerinin olamayacağını ifade ederek ulusal kongre çabalarını siyasal birlik hatta askeri birlik noktasına götürme çalışmalarının olduğunu belirtti. Altun sürecin Kürtler için fırsatlar kadar tehlikeler de barındırdığını söyledi.

Özgür Gündem gazetesinden Veysi Sarısözen ve Sedat Yılmaz, Medya Savunma Alanlarında KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun’la bir röportaj yaptı. Altun ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yeni dönem ve Kürtlerin bu süreçteki konumlanmasını değerlendirdiği röportajda Kürtlerin karşı karşıya olduğu tehlikeler ve buna karşı yapılması gerekenlere dikkat çekti.

Özgür Gündem gazetesinin bugünkü sayısında yayınlanan röportaj şöyle: 

Arap Baharı ile hızlanan Ortadoğu’daki gelişmelere ilişkin kısa bir özet yapmanızı ve IŞİD denen örgüte yüklenen misyonu bize anlatır mısınız?

İşin aslı, Saddam döneminden gelen süreç, özelikle Arap Baharı ile ortaya çıkan kapitalizmin krizidir. Kapitalist modernite bu krizi aşmak için çok çaba sarf ediyor. Kendi krizini aşmak için dünyanın ve bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’nun yeniden yapılanma süreci vardı. Büyük Ortadoğu Projesi ile müdahale gerçekleştirildi. Bu müdahalenin temel hedefi Ortadoğu’nun dünya sistemine göre ayarlanması. Adeta ideolojik anlamda oryantalizmin yeniden güncellenmesi, politik ve idari olarak Ortadoğu’nun tekrar gözden geçirilmesi; gerekirse bir takım değişikliklerle yeni dengeler oluşturarak dünya modernitesiyle bütünleşen bir Ortadoğu yaratma projesiydi. Bu projeye stratejik yaklaşım böyleyken, bunun uygulaması belli bir inşayı gerektirir. Yıkmayı, yeniden yapmayı gerektirir. Fakat Ortadoğu çelişkileri çok derindir. Sorun sadece bir iki diktatörün devrilmesiyle çözülecek sorun değil. Tarihsel, toplumsal çok ağır sorunları var. Siyasal, sosyal, mezhepsel sorunları var. Bu sorunlar içerisinde sadece siyasal rejimi hedefleyerek, mevcut siyasal rejimin başındakini devirmekle bu sorunları çözmek mümkün değil. İlk yaklaşımlarda Saddam’ın direk hedef alınması ve devrilmesi sonrasında bir zincirin halkaları gibi bütün Ortadoğu’daki diktatörlerin birer birer yıkılacağı imajı verildi. Aydınlar dahil, herkes bunun üzerinden tartıştı. Bu çok yüzeysel bir yaklaşımdır.

Irak’a gelelim…

Irak’ta eskiden beri sorunlar var. Saddam sonrası Irak’ta Şii ağırlıklı bir devletin kurulması beli sorunları kendisiyle birlikte getireceği kesindi. Çünkü, geçmişten beri mezhep çelişkisi ve çatışması çok yoğun olduğu bir ülkedir. Irak’ta Şiiler ağırlıkta olmasına rağmen daha çok Sünnilere dayalı bir egemenlik hakim. Ortaya çıkartılan değişiklikler geçmişin biraz yürütülmez haline yeni bir şey kazandırmaktı. Böylece federe bir devlet oluşturuldu. Federe devlet içinde Kürtlere de beli bir statü tanındı. Anayasanın 140’ıncı maddesinde ifade edilen bir statüydü. Bu statü kesinlikle hiçbir zaman uygulanmadı. Bu giderek sorunların derinleşmesine neden oldu. Öte taraftan Sünnilere anayasal güvenceler sağlamakla birlikte çok belirgin bir statü oluşturulmadı. Bu Sünnileri de rahatsız eden bir yaklaşım oldu. Sünniler geçmişte sürekli iktidar, devlet olma halindeyken yeni dönemle onu tümden kaybetti. Hemen ardından, bizim Nakşibendi ordusu dediğimiz daha çok Saddam’ın sağ kolu olan İzzetin El Duri’nin örgütlenmesi, eski Baasçılar, Saddam’dan kalma ne kadar güç varsa bunların örgütlendirilmesi ve bunların üzerinden Sünni aşiretlerin örgütlenerek güç olması, bu yeni durumla paralel gelişti. Öyle oldu ki, bu durum Irak’ta her an patlamaya hazır müsait bir hal aldı. Patlamanın yaşanacağı bekleniyordu.

Fakat yaşananları sadece iç dengelerle izah etmek yeterli değil. Esas olarak Ortadoğu geneli için bir değerlendirme yapmak gerek. Çünkü bu güçler sadece kendi başına kendi öz güçlerine dayalı bir hareket geliştiremediler. Bunlar daha çok bölgede kurulmak istenen yeni dengeler, olgunlaşan siyasal koşullara sırtını vererek aslında bunu gerçekleştirdiler. İç imkanlar hazır bir durumdayken, dış etkenlerle bunları birleştirerek bu son patlama ortaya çıktı.

İlk müdahale sonuç vermedi mi?

Herkesin beklentisine ters bir durum gelişti. Ortadoğu’ya müdahale adeta Irak’ta çakılıp kaldı. Ortadoğu değişimi olamadı ama bundan da vazgeçilmedi. İkinci dalga yine bir stratejik yaklaşımdır. Arap Baharı diye tabir edilen aslında kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya müdahalesiyle bağlantılı gelişen bir durumdur. Şunu inkar etmiyorum; halkların birikmiş öfkesinin tepkiye dönüştürülmesi elbette söz konusu; ama halkın öfkesinin tepkiye dönüşmesi bir sorunu çözmeye yetmez. Halkın demokrasi mücadelesi için ideolojik, politik, örgütsel, stratejik ve taktik bir hazırlığı yok. Onun için öfke patlamaya dönüşmüştür; fakat esas olarak bunu kullanan güç daha çok Ortadoğu’ya müdahale ederek kendi çıkarları temelinde düzenlemek ve faydalanmak istedi. Olay, Tunus’ta patlak verildi ve iktidar devrildi, arkasından Libya’ya yansıdı ve kimse beklemiyordu. Arkasından Mısır gündeme geldi. Aslında herkes Irak’tan sonra İran’ı bekliyordu. Tersine Kuzey Afrika’da başladı süreç. Kuzey Afrika’da başlayan süreç dışarıdan tekrar Ortadoğu’ya bir dalga biçiminde halkların birikmiş öfkesinin patlaması ve bu öfkeyi kullanmak isteyen mevcut güçlerin de devreye girmesiyle ilginç bir pozisyon aldı. Peş peşe sistemler devrildi ama sonuç alınamadı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’le bir denge kurulmak istendi, işler tersine döndü. Hemen arkasında Suriye’ye yansıdı. Suriye’ye yansıyan olaylar ise, günümüze kadar süren ama bir türlü çözülmeyen bir sonuç ortaya çıkardı. Her tarafı deviren uluslararası kapitalist sistem, yeni bir dünya düzenini gerçekleştiremediği gibi diğer taraftan halkların direnişiyle demokratik bir Ortadoğu’nun ortaya çıkması boş beklenti oldu.  Haliyle ikinci hamleden de sonuç çıkmadı. Yani değiştirilmek istenen Ortadoğu’da aktör olarak görülen, ön görülen kesimler iktidara geldikleri andan itibaren hem uluslararası beklentilere cevap veremeyecek pozisyonda hem de halkların beklentilerine cevap veremeyecek bir pozisyonda. Hem halkın öfkesi dinmiyor, ayakta kalıyor; hem uluslararası güçler beklentilerini görmedikleri için kurdukları rejimlerle çelişkiye düşüyorlar. Bu süreç devam ediyor. Bu hem öfkenin birikimini çok yoğunlaştırdı ve bu öfke birikiminde beklenmedik birçok eğilim, hareket, örgütlenme ortaya çıktı. Dikkat edilirse Ortadoğu’da çok fazla Selefi hareketler yoktu. Sözü bile edilmiyordu. Ama bu müdahaleden sonra yaratılan kaosa bakıldığında birçok selefi hareket ortaya çıktı. İsimlerini son dönemlerde duyuyoruz. Ortadoğu kaosu daha da derinleştirildi. Bunun tipik örneklerinden biri Suriye’dedir.

Bize öyle geliyor ki, ABD dahil birçok devlet Ortadoğu gerçeğini tam anlayamamış…

ABD’nin Suriye’de çok aktif olduğunu söylemek biraz erken. Çünkü ABD Ortadoğu genelindeki bütün bu gelişmelere baktığı zaman, Suriye’deki mevcut rejimin yıkılması gerektiğini önüne hedef olarak koydu; ama mevcut rejimi yıkmak gerekiyor mu gerekmiyor mu konusunda bir kararlılığı yok. Çünkü şimdiye kadar hedef almış olduğu bütün iktidarları yıktığında yerine getirdikleri güçler ciddi sorunlar çıkardı. Daha ağır sorunlar çıktı. Türkiye eksenli Selefilerin de ağırlıkta olduğu bir rejimin kurulması Amerika’nın çok tasvip ettiği bir durum değildir. Sudi Arabistan ve Katar’ın çıkarlarına cevap olabilecek bir sonucun ortaya çıkması da ABD’nin istediği bir durum değil. O yüzden ABD’nin daha çok iç çatışmaların devamı ve derinleşmesi yönünde beklentileri vardı. Bu beklentilerin  olgunlaşması halinde müdahale gündeme gelecekti. Bunu olgunlaştıramayınca Suriye’deki çatışmalar adeta kontrolden çıkar gibi bir yandan Türkiye’nin diğer yandan Sudi Arabistan ve Katar’ın körüklediği, yine İran’ın mevcut rejimi desteklediği bir güçler dengesi oluşmaya başladı ve bu güçler dengesi sürekli bir çatışma içerisinde birbirlerini yıprattılar. Kimse bir adım gidemedi. Öbür taraftan Kürt bölgesi Rojava’da ortaya çıkan yeni bir durum var. Bu durum ise Suriye’yi ilginç kılıyor ve dikkatleri üzerine çekiyor. Kürtlerin bir statü çıkarması hem Türkiye hem de Araplar için kırmızı çizgi haline geldi. İran’da bundan çok memnun değil. Ortadoğu temelde Şii, Sünni, Arap, Fars, Türk dengesine dayanıyordu. Bunların tümünün Kürtlere yaklaşımında kesinlikle Kürtlerin Ortadoğu’da bir kimlik sahibi olmasını istemiyorlar. Suriye’ye adeta IŞİD’in önünü açtılar. Farklı ülkelerde birçok cezaevi boşaltılarak, Türkiye üzerinden Suriye’ye soktular. Rojava’daki direniş tüm bunları başarısız kıldı. İşin içindeki bütün güçler Suriye’deki kördüğümden kurtulmak için, çatışmaları Ortadoğu’nun geneline yayabilecek, yeni bir hamleyle savaşı Suriye sınırlarından çıkarıp daha başka yerlere taşımanın yaklaşımı içerisine girdiler.

Irak’taki yeni durum bu mu?

Suriye’deki kaosun devamından yana olan bir İsrail, ABD’nin bunun Ortadoğu’ya yansımasını da kendi çıkarına görebilir. Çükü kontrolünde çıkmış güçler var, kontrol edemediği iktidarlar var. Kendisine en yakın olanları bile kendisiyle ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor. Bu aynı zamanda kontrolden çıkan bir Ortadoğu’dur. Bütün bunlara Saddam dönemindeki gibi bir müdahaleyle bu işe girişmek adeta Ortadoğu’ya girip hiç çıkmamaktır. Felç olmak anlamındadır. O zaman Suriye’de tıkanmış bir durumun Ortadoğu geneline yayılabilecek bir yaklaşım Ortadoğu’da bir kaosu yaratır. Bu kaos içerisinde güçlerin çatışmasıyla ABD ve İsrail kendi çıkarı temelinde bir çözüm üretebilir. Türkiye ve Sudi Arabistan ise, hem mezhepsel hem de politik bakış açılarıyla Ortadoğu’da var olan bütün ilişkileri sürecin içerisine çekerek, kendi Ortadoğu mücadelelerini Suriye sınırı dışına çıkarıp Ortadoğu geneline mal etme gibi bir yaklaşımı öngörüyor. Olan bu olunca o zaman, böyle bir gelişmenin pratikte uygulanabilmesi için bu koşullara sahip beli merkezlerin olması gerekiyor. Baktığımız zaman Irak’taki mevcut durum buna güzel zemin sundu. Birçok Selefi hareketi de kendi önüne koyduğu stratejik hedeflerine hitap ediyor. Irak’ta şartlar olgunlaştı ve patlamaları çok ileri düzeye götürebilecek ve herkesi bunun içine çekilecek bir atmosfer var. O zaman daha fazla gücü savaş içine çekmek gerek! Kürtleri bunun içine çekebilirsin, Sünniler zaten örgütleniyor, Şialar ise buna zaten müsaade etmiyor. O zaman selefi hareketlerin amacında her kesin kendisine göre bir Ortadoğu, herkesin kendisine göre bir İslam, ümmet ve iktidar anlayışı. Bütün bunlar birleştiğinde adeta herkesin içine girebileceği zemin çok müsaittir. Suriye’deki tıkanıklığın Irak üzerinde bütün güçleri bir savaşa çekebilecek bir çıkışı yapması için bir merkez olarak seçildi. İşte Ürdün toplantısından bahsediliyor. Toplantıya katılan güçlere baktığımız zaman Irak’a planlı bir şekilde müdahale eden bölgesel güçler var. IŞİD diye bir şey yok. Irak’la hesabı olan birçok güç, IŞİD kartını çok iyi görerek, yeni süreçte IŞİD’i nasıl bir marka haline getirecekleri ve nasıl kullanacakları gibi bir durum ortaya çıktı. Bu aşamada artık Irak’ta ortaya çıkan durumla geriye dönüşü olmayan bir süreç başladı. Ya Irak’tan başlanarak yeni bir Irak haritası ortaya çıkacak ki, ortaya çıkacak harita Ortadoğu’nun tümünde etki yapabilecek. Ya da bir dengeye oturtturularak savaş söndürülecek ama Irak yine eski Irak olmayacak. O zaman IŞİD gerçeği ortaya çıkacak. IŞİD süpürülecek ve IŞİD diye bir şey kalmayacak. Ya da böyle olmayacaksa çatışmalar derinleşerek devam edecek.

Bu olasılıklardan hangisine yakınız, öngörünüz ne?

Bu seçeneklerin hepsi gelişmelerle bağlantılı. Mutlak bir şey söylemek gerçekçi değil. Harekete geçmiş güçler ve karşı güçlerin birbiriyle çatışması bunu belirler. Tabii Ortadoğu’nun genel durumuyla bağlantılı düşündüğümüz zaman bu üç seçenekten birisinin kısa sürede gerçekleşmesi biraz zayıf. Son günlerde gelişmeler biraz yavaşlıyor. Bu yavaşlama adeta beli mevzi kapanların, kendi mevziini güçlendirmesi için bir fırsat sunuyor. Karşı taraf toparlamak için fırsat bekliyor. Bunlar ileride tekrar çatışmalara dönüşerek, zaman zaman hızlanıp zaman zaman azalarak devam edebilir. Onun için uzun bir süreç olarak algılamak ve düşünmek gerek. Bunu aynı zamanda Suriye, İran bağlantılı düşünmek gerekir; Sudi ve Körfez ülkeleri bağlantısı oldukça önemli. Ama ilelebet böylede sürmeyecek. ABD yaklaşımlarına baktığımız zaman bu üç seçeneği de reddetmiyor. Oluşacak durumlara göre kendi seçeneğini belirliyor. ABD, Irak’ta IŞİD’in harekete geçmesiyle birlikte ortaya çıkan durum karşısında panik durum göstermedi, daha soğukkanlı bir yaklaşım gösterdi. Aynı zamanda askeri seçeneği reddetti. Maliki’ye “Daha çok, kapsayıcı bir durum içerisine girerseniz sizi destekleriz” gibi bir taahhütte bulundular. Maliki bunu reddetti. O zaman ABD’nin bu konudaki yaklaşımları biraz daha ileri gitmektir. Biraz daha ileri gitme durumu ise, kargaşa ve kaosun sürmesine göz yummaktır. Bu konuda hedefin sıkışması halinde kendi dediğini kabul ettirmeyi esas alacak. Eğer Sünniler ya da IŞİD olarak tabir edilen bu blokun mevzi kapması, çatışmalarda üstünlük ele geçirmesi, Şiilerin gerilemesi durumunda bu sefer Maliki bunu kabul etse de diğer kesimin bunu kabul etmeme durumu doğabilir. Kabul etmeme durumu doğarsa o zaman Irak’ın üçe bölünmesi temel gündem haline gelir.

Kürtler bunu büyük bir fırsat olarak görüyor. Sizce de öyle mi?

İşler sanıldığı gibi değil. Durum çok farklı. Reel politik açıdan bakıldığı zaman bütün bu gelişmeler bir biçimiyle tıkanmış Irak sisteminin önünün açılması ve herkesin biraz daha ileride kendisini ifade etmesinin imkanını sunuyor. Kürtler açısından 140’ıncı madde fiilen uygulanma haline geçti. Sorun bu maddeyle sınırlı kalmıyor. Bunu aştı. Şu anda Maliki kendisi 140’ıncı maddeyi kabulleniyor. Uygulanmasını da istiyor. Petrol konusunda da taviz verme aşamasına geldi. Şimdi bu reel politik durum sizin dediğiniz gibi ortaya çıkar. Bütün bu gelişmeleri şans olarak gören anlayışın bağımsız bir Kürdistan koşullarının olgunlaştığını ve bu olgunlaşan koşullar üzerinde bağımsız Kürdistan’ı ilan etme imkanlarının doğduğunu söylüyor. Bunu uluslararası durumla birleştirerek çok iç açıcı bir tablo oluşturuyorlar. Özelikle Mesut Barzani’nin son dönemlerde Avrupa’da yaptığı görüşmeler, Ortadoğu’da yaptığı görüşmeler, Türkiye ile yapılan görüşmelere bakıldığı zaman adeta burada bir Kürdistan’ın ortaya çıkmasına sanki ılımlı bakılıyor gibi mesajlar ortaya çıkıyor. Fakat esas tartışacağımız konu, Kürtler için ortaya çıkan bir fırsat ve bağımsız devletin nasıl bir devlet olacağı? Nasıl bir işlevselliğe sahip olacağı? Ortadoğu’da nasıl bir rol oynayacağı? Ortadoğu’daki dengelerin bunun karşısında nasıl bir pozisyon alacağıdır? Uzun vadeli düşündüğümüzde sanıldığı kadar bu reel politik durum çok büyük imkanlar sunmuyor.

Ne gibi?

Bir Ortadoğu gerçekliği var. Bu gerçeklikler içerisinde oluşmuş dengeler var. Bu dengeler, devletlerin, örgütlerin, ülkelerin içinde olduğu büyük bir karmaşayla izah edilebilir. Kürtlerin böyle bir fırsat görmesi aynı zamanda bu fırsatın daha da olgunlaşması için mevcut çatışmayı besleyen bir pozisyona girmelerini kaçınılmaz kılar. Madem bu bir fırsattır, o zaman ortaya çıkmış bu fırsatla mevcut çatışma ve çelişkileri besleyerek, karşıt olan güçleri zayıflatarak kendini yaratma gibi bir mantık ortaya çıkarır. Bu mantıkla hareket edilirse, bu adeta şu anda Irak’ta var olan çatışmaları daha da körükleyen, içinde yer alan ve bu konuda mevzi tutan pozisyonu kaçınılmaz kılar. Bu Ortadoğu savaşına girmek demektir. Aynı zamanda mezhep savaşının içine girmek demektir. Ortadoğu savaşına bu şekliyle girmek, mezhep çatışmalarına bu şekliyle girmek Kürtler için bitmeyen bir felaketin başlangıcı olabilir. Geçmişte bunun tecrübelerini yaşadık. Kimyasal silah dahil her türlü katliamın olabileceği bir zeminde yaşıyoruz. Canlı bombaların çok yoğun kullanıldığı, her türlü ölümün yoğun olarak kullanıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu konjonktürel durum bir imkan sunduğu kadar aynı zamanda ölümcül bir tehlike taşıyor. Bu ölümcül tehlikeyi görmek lazım.

İkincisi ise, mevcut durumun uluslararası bir konsept olduğunu, bölgesel güçlerin oluşturduğu bir konsept olduğunu ve Ortadoğu savaşına yol açacağını söylüyorum ben. O zaman kurulacak bir bağımsız devlet bu uluslararası planın dışında kurulamaz. Yani bu planı kurgulayan veya bu plana karşı olan güçler, bunun dışında bağımsız bir Kürdistan’ı kendi başına ortaya çıkması karşısında sesiz kalamazlar. Kürtlerin şu anda de fakto yapacakları bir durumları da yok. O zaman nasıl ortaya çıkacak? Kurulacak bağımsız bir Kürdistan devleti aynı zamanda Irak’ta kargaşa yaratan güçlerin daha çok Kürdistan üzerinde hakimiyetini, hegemonyasını daha güçlü olduğu ve onların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir devletin ortaya çıkmasına neden de olabilir. Neticede bunun belirtileri var. Örneğin, İsrail, Amerika, Avrupa ve son dönemde Türkiye ilişkilerine bakıldığı zaman bu ilişkiler sistemi içerisinde doğacak bir Kürdistan’ın nasıl bir Kürdistan olacağını şimdiden kestirmek çok zor değil.

ARAPLARIN VE İRAN’IN TAVRI ÖNEMLİ

Yine mevcut durumda aynı cephede ya da mevcut Irak kargaşasını yaratan özelikle Sünni Arap kesiminin böyle bir oluşum karşısında tepkilerinin ne olacağı da belirsiz. Böyle bir oluşum karşısında İran ve Şii çizgisinin yaklaşımının ne olacağı da belirsiz. Bütün bunları hesapladığımızda şöyle bir handikap çıkıyor; şu anda bağımsız bir Kürt devletinin ilan edilmesi durumunda doğacak olan Kürt devletinin daha çok Türkiye ağırlıklı ilişkilerin hakim olduğu, Türkiye’nin çok daha Güney Kürdistan’da baskın geldiği bir devlet olacak. Yani başından itibaren ipotek altına girmiş bir devlet olacak. Gene bununla birlikte Amerika ve İsrail çıkarlarının mutlak temsil düzeyini yaratması gerekiyor. Bu konuda güvenceler vermesi gerekiyor. Gene bunların kendi sistemlerini Ortadoğu’da inşa etmesinin imkanlarının sunulması gerekir ve bunun yürütücüsün güvencesi olması gerekiyor. Şimdi böyle bir ipotek altına girerse o zaman ne olacak, Türkiye’nin Kürtlere bakış açısını hepimiz biliyoruz. Yani Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde bir Kürt sorunun çözülmesi konusunda bu kadar çekimser, inkarcı yaklaşan bir devletin kurulacak bir Kürt devleti karşısında pozisyonu ne olabilir? Ya tümden ele geçirilmiş uydu bir devlete dönüştürür bunu ya da bugün böyle yaklaşsa bile ileride başına büyük felaketler getirecek bir potansiyel taşıyor. Öbür taraftan da ABD ve İsrail çıkarları Ortadoğu’da süreklidir. Yani bu yüzyılı alabilecek bir durumdur. Şimdiden bunların çıkarlarını temsil etmenin, ipoteği altına girmenin aynı zamanda 100 yıllık bir ipotek demek olduğu görülmelidir. Bu ipoteğin nelere yol açabileceğini de kestiremeyiz. Siyasal ve askeri olarak kestiremeyiz. Bu Kürtler için bitmeyen bir savaş olur. Ayrıca bunun dışında ekonomik sorunlar var. Petrol ciddi bir sorundur. Eğer bağımsız bir devlet kurulacaksa, Kürdistan’da var olan zenginlerin hangi ellerde toplanması ve bu toplanan ellerin Türkiye üzerinde hem de uluslararası güçler nezdinde nasıl faydalanabileceklerinin düzenlenmesi de gerekli.

SORUNLAR DAHA DA AĞIRLAŞIR

İran kesinlikle bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkışını kabul etmeyecektir. Kurulacak devletin sorunları çok var. Araplar sorunu var. Araplar bir biçimiyle ister Şia ister Sünni kanatlı bir hakimiyet sağlaması durumunda Kürdistan zenginliklerinden tümden vazgeçecekler mi? Anlattığım tabloda Türkiye ve Amerika devreye girdiğinde Arap çıkarları ortadan kalkıyor. Araplar şu anda orayı kendi mülkü ve egemenlik sahası olarak görüyor. O zaman, Kürtler için de fakto durum yaratan Araplar ile, Katar, Sudi, IŞİD, El Kaide dahil bunların yaklaşımı ne olacak? Peki IŞİD buna ne diyecek? Saddam geleneğini sürdürmek isteyen Baasçılar bu duruma ne diyecek? Bunu kabullenecekler mi? Kabullenmeyecekler. Bunun dışında da Sudi Arabistan ve Katar mevcut Arap zihniyetinden vazgeçecekler mi? Geçmeyecekler. O zaman bugün ittifak gibi görünen veya Kürtlere bir fırsat veren bu gelişmeleri yaratanların yarın bu gelişme karşısında dönüp tekrar Kürtlerle savaşmayacaklarının hiçbir güvencesi yoktur. Kerkük’ten vazgeçecekler mi? Ortadoğu’da hiç kimse Kerkük’ten vazgeçmez. Bir Kürt toprağıdır; bağımsız bir Kürdistan Kerkük’ü de içeren pozisyondadır. Bağımsız Kürdistan’da Kerkük’ün, Musul’un Arapların dışına çıkması Arapların kabul edebileceği bir şey değil. O zaman bir takım güçlere dayanarak kurulacak olan bir devlete karşıt güçleri de kendisiyle birlikte doğuracaktır. Bu karşıt güçler doğduğu zaman yine bir çıkar ve iktidar savaşı başlayacaktır. Şu anda İran bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmaması yönünde ültimatom vermiş durumda. O zaman tehlikeyi buradan görmek lazım. Konjonktürel olarak  fırsat görünen reel politik durum aslında kendi içerisinde birçok denklem ve tehlikeleri taşıdığını vurgulamak istiyoruz. Şimdi devlet kurulur kurulmaz, Kürtler gerçekten de özgürlüklerine tekabül edecek bir siyasal rejim kurarlarsa buna kimse karşı çıkmaz. Ama filli durumda yararlanarak böyle bir sürece girmek, sorunları çözmek, mevzi kazanmaktan ziyade var olanı kaybetme riskini de içerisinde taşıyor. Sadece reel politik duruma bakarak siyaset yapmak, stratejiler çizmek büyük yanılgılar taşıyabilir. Onun için buradan yaklaşımız önemli.

Kürdistan’a dönük tehlikeler karşısında tavrınız nasıl olur?

Ortada fiili bir durum var. IŞİD kimliğiyle bir hareketlilik gelişti. Bu hareketlilik Ortadoğu’nun tümünü yakacak bir kıvılcım gibidir. Bu kıvılcımın Kürdistan yansımaları kaçınılmazdır. Bu kıvılcım daha önce Rojava’da bir ateş gibi yanıyordu. Fakat Rojava ile sınırlı kaldığı için herkes buna sesiz kalıyordu. Buradan şu sonuç çıkıyor; IŞİD öncülüğünde Irak’ta ortaya çıkan patlamanın Rojava’yı nasıl etkileyeceği, Federe Kürdistan’ı nasıl etkileyeceği ciddi bir sorundur. Şimdi burada beli bir tutum sahibi olmak gerekiyor. İlla da hakim siyasetin çok doğru olması gerekmez. Burada bir ulusal yaklaşım var. Bir halkın savunulması yaklaşımı var. Burada kazanılan mevzilerin kaybedilmemesi var. Bunun için daha önce KDP ve YNK’ye yaptığımız destek çağrısını yeniliyoruz. Kürdistan topraklarını korumak, Kürdistan’a gelecek saldırılar karşısında göğüs germek, Kürt halkını katliamlardan koruyabilmek için böyle bir yaklaşım zorunludur. Önce ulusal açıdan bakmak gerekiyor. Kazanılan mevziler açısından bakmak gerekiyor. Halkın can güvenliği açısından bakmak gerekiyor. Böyle baktığımız zaman bizim Kürdistan’a gelebilecek hiçbir saldırıyı dışarıdan izleme gibi bir lüksümüz olamaz. Bütün o Kürtlük adına ortaya çıkan kazanımları korumak bizde temel bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımı daha önce de Kürtler arası ortak bir oluşumu yaratmak biçiminde ifade ettik. Ulusal birlik kongresi diye ifade ettik. Ulusal kongreyi, siyasal birlik hatta askeri birlik noktasına götürme yönünde çalışmalarımız var. Onun için KDP’ye de YNK’ye de, PYD’ye de başvurduk. Herkes neyi talep ediyorsa biz onu karşılamaya hazırız. Hatta bazı stratejik noktalara güç kaydırmaya da hazır olduğumuzu söyledik. Ancak aldığımız cevaplar çok ilginç. “Bu çok iyi bir yaklaşım fakat şu anda acelesi yok, ihtiyaç yok, memnun olduk” biçiminde oldu. Şimdi burada bir sessizlik var. Ancak buradaki mevcut tüm güçlerle aynı görüşte olduğumuz, her konuda anlaştığımız anlamına gelmez.

Bağımsız Kürdistan fikrine katılmıyor musunuz?

Bizim mevcut duruma bakış açımız, sorunlara yaklaşımız, sorunları çözme biçimimiz temelden farklı. Kürtlerin temel amacı bir ulus devlet olmamalı. Kürtlerin kendi özgürlüklerini başkalarının egemenliği altında inşa etme gibi bir şansları yok. Böyle bir özgürlük ortaya çıkamaz. O zaman yapılması gereken, bağımsız ve özgürlüğü temel alan bir Kürt politikasının, birliğinin oluşması gerekiyor. Bunun oluşması halinde bölge sorunların çözümünde Kürtlerin nasıl politika yapması gerektiği ikinci tez olarak ortaya çıkar. Bu konuda herkes farklı yaklaşım içindeyken, biz çatışmalardan çok herkesin daha çok demokratik yaklaşımla özgürlüklerini güvenceye aldığı bir sistemi ortaya çıkmasını esas alıyoruz. Sadece konjonktürel ortaya çıkmış bir durumla veya bu durumun haberleştirilmiş biçimiyle meseleye yaklaşıldığı zaman büyük bir yanılgı içine düşersin. Büyük bir fırsat, sevindirici bir fırsat gibi herkes ayağa kalkıyor. Daha başka örnek vereyim, Saddam yıkıldığı zaman da aynı çılgınca yaklaşımlar söz konusu oldu. Hem Türkiye hem de Kürdistan’da aydın kesimler konuyu nasıl yorumladılar? Büyük bir fırsat çıktı, Kürtler özgürlüklerine kavuştu. Peki Amerika’nın istila ettiği bir Irak’ta Kürtler nasıl özgürlüklerine sahip olacaklar? Dünya sisteminin jandarması tarafından istila edilen bir yerde Kürtler özgür olabilir miydi? Bunula yetinilmedi bir Kürt milliyetçisi yaklaşımıyla “bu iş bitmiştir” İran’ı vuracak orada Kürdistan kurtulacak, Suriye’yi vuracak orada Kürdistan kurtulacak sıra Türkiye’ye gelecektir. Böyle söylediler. Peki, ne oldu? Kaç yıldır Ne İran vuruldu, ne de Suriye yıkıldı. Eskisi gibi devam ediyor. Eskisi gibi devam eden durum hala mevcut, ortaya çıkan durumu meşrulaştırmadığı gibi daha da muğlaklaştırarak ne olacağı belirsiz bir noktaya sürüklüyor işleri.

Anlattıklarınızdan yola çıkarsak, Ortadoğu için ulus devleti çok geri bir hedef olarak anlıyoruz…

Çok geri. Buna reel politik diyorum. Reel politiğin ortaya çıkaracağı ve herkesin çok beğendiği büyük bir fırsat büyük bir maceradır. Bunun bedeli de çok ağır olabilir. Kürdistan’ın özgürlüğü ulus devletle ifade edilemeyeceği ancak demokratik birlikler temelinde, esaslar, özgürlükler üzerine inşa edileceği tezine dayanmak gerekiyor. Ama benimsemediğimiz anlayışları bile savunmak zorundayız. Kimse bizi bundan dolayı men edemez, hor göremez.

Alternatif ve çözüm öneriniz ne?

Mevcut durumun çözüm olmadığını söylüyoruz. Ne İran’ın politikası çözüm geliştirebilir ne Arapların; şu anda ne Sünni mezhebine dayalı politikalar çözüm geliştirebilir ne Türkiye’nin mevcut politikaları çözüm geliştirebilir. Bunların tümü adeta geçen yüzyıldaki Ortadoğu’nun biraz güncelleşmiş bir halidir. Onu çok aşan bir sonuç ortaya çıkarmıyor. Uluslararası politika ise, kapitalist modernitenin yeniden tesisinden başka bir şey değil. Özgürlükleri ve demokrasiyi içermeyen bir politika. Kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarını kurmanın peşindeler. Çözümü aramanın en doğru yolu, Ortadoğu gerçeğini çok iyi kavrayıp bu gerçeklik içerisinde halkların özgürlüğünü ve çıkarını temel alan bir yaklaşımla beli bir ideolojik, politik oluşum yaratmak gerekiyor. İdeolojik olarak kesinlikle egemenlikçi, iktidarcı, devletçi, tekelci yaklaşımlarla çözüm olamaz. Bunlar sürekli savaş ve çözümsüzlüğün temelinde rol oynuyorlar. Bunun Ortadoğu toplumlarına yansıması ise büyük bir sınıflaşma ve sömürüye neden oluyor. Bölgesel zenginliklerin tek elden toplanması ve talan edilmesine neden oluyor. Halklara özgürlük temelinde yaklaşarak sorunu çözmenin daha doğru, daha mantıklı, daha çözümleyici olduğundan hareket etmek gerekiyor. Suriye içinde, Türkiye içinde, İran içinde, Irak içinde geliştirdiğimiz bir yaklaşım var. Ne diyoruz, ayrılıp bağımsız devlet kurmak yerine mevcut siyasal sistemin demokratikleştirilmesi, demokratik siyasetin önünü açılması, özgürlüklerin önünün açılması temelinde çözümün daha kapsayıcı olduğunu söylüyoruz. İkincisi ise farklılıkların kendisini özgürce ifade etmesi, örgütlenmesi meşruiyeti üzerinde demokrasinin ancak gelişebileceğini söylüyoruz.

Peki bu neye yol açacak?

Bu başkası üzerinden çıkar hesabı yapmayan bir yaklaşımdır. Başkası üzerinde çıkar hesabı yapmayanın savaş diye bir sorunu yoktur. Başkasıyla düşmanlık yapma diye bir sorunu yoktur. Bu savaşların önüne geçiyor. Sorunların çözümünde savaş temel bir araç olmaktan çıkıyor. Siyaset ve demokrasi ve demokratik siyaset temel çözüm gücü olarak devreye giriyor. Burası çok önemli. Bunun içinde var olan devletleri reddetmemekle onları beli bir çözüm noktasına getirerek, demokratikleşmeyi hedef haline getirdik. Türkiye’de Kürtlerin çok ileri düzeyde haklarını savunan pozisyonumuzdan vazgeçmiyoruz. Temel referansımız özgürlüktür. Devlet özgürlük değil. Biz devleti özgürlük olarak algılamıyoruz. Devlet kölelikten başka bir şey değildir. İktidar kölelikten başka bir şey değil. Aynısını Suriye’de yapıyoruz. Şu anda rejim büyük bir tehlikede, yıkılması an meselesi olduğu halde mevcut muhalefet ise hiç kimseye bir hak vermeden her şeyi İslami esaslara göre tahakküm altına alacağını söylüyor. Biz Rojava bölgesinde demokratikleşme ile çözüm gücü oluyoruz. Eğer reel politik olarak yaklaşsak Rojava’da devlet ilan etmememiz için hiçbir neden yok. PYD niye devlet ilan etmiyor? Eğer devlet ilan edilirse bunun bedelleri vardır. Nedir bu bedel? Savaşmaktır. Peki savaş neye yol açacaktır? Kürdistan’da katliamlara yol açtığı kadar, Kürtlerin gidip başkalarını vurmaktan başka çaresi olmayan bir yola girmesi demektir. Bu çözüm geliştirmez. Savaşı, düşmanlığı körükler. Yüzyıllara, binyıllara yayılacak düşmanlığın tohumlarını atar. Demokratik Suriye içerisinde Kürt sorunun çözümü esas alınmalı diyoruz. Bunu söylerken de gidip başka bir devlete angaje, entegre olmuş bir çözüm değil. Yani demokratik özerklik diye tabir ettiğimiz, kendisini özgür kılmış, kendisini özgürce yöneten, toplumsal tercihlerini hayata geçirebilmenin demokratik özerkliği temelinde ve bunun kabulü üzerinden halkların birliğini temel alıyoruz. Çünkü biz kendimiz için öngördüğümüz özgürlüğü başka halklar için de düşünüyoruz. Eğer Rojava’da Kürtlerin özgürlüğünden söz ediyorsak Araplar da en az Kürtler kadar bu özgürlüğe muhtaçtırlar. Peki onlara özgürlüğü vadetmek yerine savaşı vadetmek doğru mudur? Buna gelmiyorlarsa o ayrı bir sorun. Türkiye’deki mevcut çözümle bunun arasında ki bağı görmek gerekiyor. Aynı durum Irak için de ortaya çıkıyor. Ortadoğu’da reel politik bir durum çıktı. Bu durum Kürtler için muazzam imkanlar sunuyor. Doğrudur, muazzam imkanlar sunuyor ama tehlikeler de sunuyor. Ne bu mevcut durumun imkanlarını kabul edelim ( çünkü bu imkanlar büyük bir belaya yol açacak, felakete yol açacak) ne de kendi özgürlüğüm adı altında başkalarının felaketine yol açalım. Bu ikisi de yanlış. Kendini özgür kılmak başkalarının felaketi üzerinde gerçekleşemez. Kürtlerin yaklaşımları çözümleyici esas üzerinde olmalı. Yani kendi özgürlüklerinden vazgeçmemeli ama halkların parçalanmasından yana da eğilim göstermemeleri gerekir. Parçalanmayı değil birliği esas alması gerekiyor. Eğer bu esas alınırsa mezhepler de özgür olacak, inançlar özgür olacak, dinler özür olacaktır. Sosyal topluluklar özgür olacaktır. Herkes özgür olacaktır. Herkesin kendisini geliştirme fırsatını bulduğu bir yerde herkes birlikte yaşamanın ortak paydalarını bulunacak ve herkes kendisini özgürce yönetecek. Özgürce kendisini ifade etme hakkına kavuşacaktır. Çözüm burada ortaya çıkacaktır.

Musul’daki Türk konsolosluğunda yaşananları nasıl yorumluyorsunuz?

IŞİD hareketi gelişmeden önce herkesin haberi var. Bunun gizli saklı yönü yok. Her şey Ürdün’de tartışılmış ve tüm bilgiler satılmış. Herkes bilgilidir. Türkiye ise bu hareketin arkasındaki temel güçlerden biridir diyoruz. IŞİD ile ilişkileri kesindir. Şimdi IŞİD ile ilişkileri kadar Sünni kesimle de ilişkileri ileri düzeydedir. İzzettin El Duri diyoruz ama Duri’nin temsilcisi daha önce Maliki’den kaçan Tarık Haşimi Türkiye’dedir. Peki Sünnilerin içinde yer aldığı bir hareket bu şekilde gelişiyorsa Tarık Haşimi bunu Türkiye’ye söylemedi mi diyorsunuz? Bundan haberi yok muydu? Türkiye bağımsız hareket ediyorsa niye bir milyon kişi göç ederken, konsolosluk o kadar rahat ve kendisini güvencede hissediyor? Türk konsolosluğu kuşatıldıktan sonra, neden hiçbir çatışma olmadan teslim oluyor? Çuval meselesini hatırlayın. Türkiye için çok büyük bir onur meselesi haline getirildi. O zaman Musul’daki çevik kuvvet niye bu kadar kolay teslim oldu? Herhalde teslim olmadan önce kullandıkları bir telefon, araç vardır. Türkiye bu oluşumun içerisinde daha güçlü olabilmek için konsolosluğun bu şekliyle orada kalması daha iyi görüldü. Ve onun için de IŞİD’i ciddiye almadılar. Tehlike olacağını ciddiye almadılar. Kimsenin kendilerine bir şey yapacağını ciddiye almadılar. Bu konsolosluğu değerlendirmek istediler. Ama beklenmedik bir şey oldu; IŞİD kontrol dışı bir harekete dönüşebilir. Çünkü IŞİD’in hedefleri ile bunların amaçları aynı değil. Ama IŞİD ile olan ilişkilerine güvenerek bir tehlike olmadığını düşündüler. Ve kamuoyuna böyle yansıttılar. Geldiler, gelecekler, alacağız… sorun yok, güvendeler dediler ama bir türlü bunun sonu gelmiyor. Üstelik esir sayısı arttı. Bazı bilgilere göre, IŞİD konsolosluk görevlilerini Suriye’ye götürdüğü söyleniyor.

Bölgesel bir güç olarak İran’ın durumunu değerlendirir misiniz?

Bölgesel açıdan İran’ı hafife almamak lazım. Ortadoğu krizi bu şekilde sürerse, İran bu krizinin bir cephesinin lideridir. Sorun Maliki değil burada. Sorun Maliki olsa, Maliki’nin yıkılması kadar kolay bir şey yok. Maliki’nin şu anda askeri, siyasi gücü böyle bir savaşı yürütecek pozisyonda değil. Herkesin üzerine çullandığı bir yerde Maliki’nin bütün bunlara karşı direnmesi mümkün değil. Maliki’yi ayakta tutan bölgesel ilişkiler var. Bu ilişkiler çok önemli. Mesela bu ilişki Suriye’deki mevcut rejime sürekli kan veriyor. Ne kadar zayıf düşerse düşsün Suriye’nin şu anda ayakta kalması Maliki’nin iktidarda kalması için muazzam bir politik durum arz eder. Hatta askeri durumda arz eder. Yarın Suriye’nin devreye nasıl gireceği beli değil. Her ikisi çıkarlarını birleştirerek ortak bir askeri eğilim içerisine de girebilirler. Öbür tarafta İran ise, mevcut durumun öncelikle muhatabı kendisini görüyor. Yani şu anda Irak’ta gelişen bütün bu olaylarda direk hedefin kendisi olduğu ve muhatabın da kendisi olduğunu düşünüyor. Ama İran’ın bir tarzı var. Böyle yaklaşsa bile cepheden kendisine ilan edilmiş bir savaş pozisyonu ile sürece girmez hiçbir zaman. İran bütün bağlantılarını ve güçlerini kendisini gizleyerek öne sürerek savaşı yürütür. Bugün Suriye’de yürütülen savaş içerisinde İran’ın tutumu belirleyicidir. Rejimin yıkılmamasında İran’ın tutumu belirleyicidir. Orada harekete geçirdiği güç odakları farklı bir İran’ı yerine getiriyorlar. Burada da aynı durum ortaya çıkacak. Bir yandan Maliki’yi ayakta tutmaya çalışırken, diğer tafta Ortadoğu’daki  diplomasi ve siyasi dengeleri oluşturup birçok gücü harekete geçirebilecek, bir çok gücü savaşın içine çekebilecek politikayla bu savaşı kendi topraklarına taşımadan Irak’ta meseleyi çözmek isteyecektir. İran’ın bu konuda başka tedbirleri de var. Kudüs Tugayları çok önemli. Daha çok bölge düzeyinde İran operasyonlarını yapacak temel güçtür Kudüs Tugayları. Dış politika yürüten, operasyonları yürüten, askeri işleri organize eden en temel güç konumdadır. Son dönemlerde İran’da ki hareketlilik daha çok Kudüs Tugayları’nın böyle bir çatışmaya doğru yeniden düzenlendiğidir. Çatışmaların gelişmesi durumda İran kendisinde tehlikede hissetmenin politik avantajıyla rahatlıkla Irak’a girebilir. Gizlemeden de girebilir. Çünkü Irak’ı yıkmak demek, bu Ortadoğu ateşini götürüp İran’ın ortasına bırakmak demektir. İran hiçbir zaman bu ateşi getirilip kendi içine bırakılmasına müsaade etmeyecektir. Bunun için sonuna kadar direnecek. Ateş topunun olduğu yerde yanmasını sağlayarak, bu hamleyi boşa çıkarmak için her şeyi yapacaktır. Bu anlamda Türkiye nasıl IŞİD ve benzeri güçlerle girmiş olduğu ilişkilerle kendisini yeniden Ortadoğu’da ifade etmenin büyük fedakarlıklarını yapıyorsa, büyük direnişini yürütüyorsa İran, Türkiye’den 10 kat fazlasıyla bunun karşı direnişi içerisindedir.

Son olarak İran- Türk ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarih boyunca ilişkileri hep sorunludur. Bunun tarihsel kökenleri ve nedenleri var. Bu Osmanlı döneminde kalma bir gelenektir. Bir yanıyla imparatorlukların çatışması eksenlidir. İkincisi Türkiye’deki mevcut iktidarın kendisine temel aldığı mezhep Sünni mezhebi ile İran’ın kendisine temel aldığı Şii mezhebi Ortadoğu’daki jeopolitik durumun temel ideolojik yaklaşımıdır. Dini jeopolitiğini göz ardı ederek sadece siyasi bakış açısıyla Ortadoğu’yu anlayamazsın. Hem tarihsel hem de son dönem konumlanmasına bakıldığı zaman her ikisinin hedefi ve yürüyüş kulvarları farklıdır. İran daha çok ideolojik ve politik olarak bir Ortadoğu hegemonyası talepçisi olarak sürekli politika yapar. Şii mezhebi ve Şii kitlesi üzerinde Ortadoğu hegemonyası oluşturmak isteyen bir çizgi izlerken, Türkiye daha çok Avrupa eksenli oluşumu temel almıştır. Birisi daha çok bölgesel bir yaklaşım olarak güç oluşturarak bu güçle uluslararası ilişkilere girmek isterken, diğer uluslararası ilişkilere dayanarak kendi mezhepsel çıkarlarını ifade etmek istiyor. Bu İran ile Türkiye arasında muazzam bir çelişkidir. Bunun tarihsel olarak yarattığı güvensizlik var. Ayrıca güncel politikada ortaya çıkan sonuçların güvensizlikleri var. Bunu hiç kimse kısa bir görüşmeyle çözemez. Onun için algı yanlış bu konuda.  Yine Türkiye ve Suriye için Rojava stratejik bir noktadır. Ortadoğu’nun tümü için stratejiktir. Şimdi bu Irak’a kayıyor yavaş yavaş. Ama gene de stratejik değerini kaybetmedi bu konuda. Türkiye Ortadoğu’da Sünni temelli geliştirmiş olduğu ilişkiler üzerinden mücadelesini veriyor. İran’a bakıldığı zaman bunun tam tersi. Böyle bir gelişmeye karşı her şeyi göze alarak mücadele eder. En somut örneği, Suriye savaşında İran ile Türkiye adeta karşı karşıya savaşan iki temel güçtür. Kimisi  tetikçilerle savaşlarını yürütürken, kimisi mevcut rejimi destekleyerek ve fiilen ekonomik ve askeri yardımlar sunarak bu savaşı yürütüyorlar. Suriye her ikisinin de kırmızı noktasıdır. Kırmızı noktadan Türkiye vazgeçerse Ortadoğu hakimiyetinde gevşeme kabul etmesi demektir, İran vazgeçerse Şii mezhebin ele ayağa düşmesine kadar neyin olabileceğini kestiremeyeceği bir durumu kabul etmesi demektir. Bunların bu konuda uzlaşması mümkün değil.

Bu yetmiyormuş gibi bir de Irak’taki durum ortaya çıktı. Şiilerin hakim olduğu bir iktidar ortadayken, bu iktidarı yıkmak isteyen Sünni ve bu Sünnilerin arkasında Türkiye’nin olduğunu bilen bir İran var. Böyle bir durumda Ortadoğu’da düşmanca karşı karşıya gelmiş bu iki ülke hangi diplomatik görüşmelerle bu sorunu çözecekler? Bu sorun diplomatik bir görüşme ile çözülecek sorun değil. İkisinin arasındaki sorunu çözecek tek şey savaştır. Başka bir şeyle çözemezler. Görüşmeleri tabi diplomasi olacak ama nasıl bir diplomasi? Kendi çıkarlarını karşılıklı birbirlerine daha çok kabullendirmenin yaklaşımıdır. Bununla birlikte birtakım ekonomik çıkarları da öngören ilişkilerdedir. İran Cumhurbaşkanı’nın Türkiye gitmesinde hangi siyasi kararlar alındı? Kamuoyuna hiçbir şey yansımadı. Ama biz bunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Irak, Suriye, Rojava ve Kürtler tartışıldı. Bu konuda bir araya gelmeleri mümkün değil. Biri Suriye’nin yıkılmasının talep ederken, diğer Suriye’nin iktidarda kalmasını talep etti. Birisi mevcut Irak’taki rejim çatısı altında herkesin birleşmesini talep ederken öbürü Irak’ın parçalanmasını talep etti. Bunu kamuoyuna yansıtacakları halleri yoktu. Yansıtırlarsa her ikisinin toplumda yaratmış olacağı psikolojik durum büyük bir savaş dalgasını, toplumsal altüstler oluşları getirebilirdi. Bunu yansıtamazlar. Neyi yansıttılar, sadece Türkiye’nin Irak’ta aldığı doğalgazın daha ucuza mal etmenin ısrarları, İran’ın ise reddettiği biliniyor. Askeri, siyasi, ekonomik ve dinsel açıdan bakmak çok önemlidir. Bunlar bakmadan kiminle neyi görüşeceğini bilemezsin.

BEHDİNAN 06.07.2014 08:01:25
KCK Yürütme Konseyi üyesi Rıza Altun,

http://firatajans.com/news/guncel/kurtluk-adina-cikan-kazanimlari-korumak-temel-yaklasimimiz.htm

Ürdün toplantısının gösterdiği gerçekler Veysi SARISÖZEN

Biz medyada, yaşadığımız ortamda, politikacıların, analistlerin konuşmalarında ve yazılarında Ortadoğu hakkında “gerçek” sandığımız bir resim görürüz. Bir de göremediklerimiz, duyamadıklarımız vardır.

Gazetemiz Özgür Gündem, IŞİD’in bir gün, ansızın Rojava cephesinden çektiği bir avuçluk kuvvetle Irak topraklarına girip, Musul’u işgal etmesinin ve Irak ordusunun sırra kadem basmasının arkasındaki “sır” perdesini araladı. Gördüğümüz resim “kelle kesen”, kestiği kelle ile “top oynayan”, bunun görüntülerini bizzat internette yayınlayarak milletin gözünü korkutmaya çalışan bir IŞİD… Oysa bu resmin perdelediği gerçek bambaşka.

IŞİD El Kaide kökenli bir örgüt. Oradan buradan derlenmiş savaşçıları var. Bugün burada, yarın şurada. Gezgin bir terör örgütü. Konjonktür icabı, bugün şunun, yarın bunun hesabına iş yapmakta. Eğer büyük güçler ve bölgesel güçler, bir de içeride örgütlü güçler harekete geçmemişse, IŞİD benzeri bir örgüt, dünyanın hiçbir yerinde bugün Suriye ve Irak’ta oynadığına benzer bir rol oynayamaz.

IŞİD, şu anda Suriye ve Irak’ta, bize gösterilmek istenen resimdir.
Gazetemizin dünkü haberinde, IŞİD’ın “vurucu operasyonunun”, Ürdün’de planlandığı açık bir şekilde görülüyor. Ürdün toplantısına katılanların listesi IŞİD hamlesinin arkasında ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin olduğuna çok ciddi bir şekilde işaret ediyor.

KDP ne yapmak istiyor?

Ama burada bir “aktör” daha var: KDP. İsrail’e “van minut” dediğini sandığımız Türk Başbakanı, İsrail’le birlikte KDP’yi Ortadoğu cangılına tehlikeli bir şekilde iteliyor. Mesud Barzani’nin Ürdün toplantısı öncesi Amman’da yaptığı temaslar, İran yönetiminin ona yönelik “istiskal” edici tutumu ve “tehditleri” Türkiye ile İran arasındaki bölgesel pazarları paylaşma rekabetinin Irak’ın tümünden önce Güney Kürdistan için büyük bir tehlike yarattığını gösteriyor. Her geçen gün İran’ın “Süleymaniye”de, Türkiye’nin de Hewler’de artan ölçüde “hegemonya yarışına” girmesi, bundan yüzyıl önce patlayan 1. Dünya Savaşı’ndan “dört parçaya” bölünmüş olarak çıkan Kürdistan’ın, bu defa “yeniden parçalanma” tehlikesini büyütüyor. “İkiye bölünmüş” Güney Kürdistan olasılığı karşımızda duruyor. Bunu doğuracak “iç güçlerin” varlığını da burada kaydetmekle yetinelim.

‘Fırsat’ tuzağı

Büyük devletlerin bölgedeki çıkarları arasındaki çatışma, şu anda Suriye ve Irak’ta kördüğüm olmuş durumda. Bölge “mezhep savaşları” görünümü altında büyük devletler arasındaki çıkar çatışmalarına şahit oluyor ve bölgesel emperyalist devletler bu büyük devletlerin eteklerine sarılarak, pazarların paylaşımından pay kapmak için tehlikeli hamleler yapıyor. Bölge yüzyıl sonra yeniden büyük bir savaşın öngünlerini yaşıyor.

Tarih öğreticidir. Yüzyıl önceki savaş Kürdistan’ı parçaladıysa, yüzyıl sonraki savaştan bir “Kürt ulus devleti” ile çıkma hayali “gerçekçi” olabilir mi? Kürtlerin önünde gerçekten de “fırsat” mı var, yoksa “tuzak” mu? Kürdistan’ın parçalanması o zaman da bir “hata” değildi, bugün de hiç kimsenin “Kürdistan bağımsız devleti”ne kucak açması beklenemez. Siz bakmayın ABD kulislerinden ve İsrail medyasından yükselen “Güney’in bağımsız devlet” kurması hakkındaki laflara. Biz bunları yüzyıl önce Sevr sırasında da duymuştuk. Sonuç biliniyor. Kürdistan bir “petrol” bölgesidir ve “petrolü” hiçbir güç “tek başına” içemez. Kim içmeye kalkarsa, diğeri onun boğazında bırakmak için bölgeyi ve petrolü ateşe verir.

Mezopotamya, 1990 başından beri, neredeyse çeyrek yüzyıldır, işte bu nedenle yanıyor, yıkılıyor, paramparça oluyor.

Mesud Barzani’nin “bağımsızlık” fırsatı hakkındaki sözleri bu açıdan değerlendirilmelidir. Elbette hiç kimse, bu kaotik ortamda, Kürdistan’ın herhangi bir parçasının, kendini savunmak, varlığını korumak için, zorunlu kaldığında bağımsız bir devlet olarak örgütlenmesine hiçbir şey diyemez. Ama bu “çaresizlik” siyasetidir. Zorda kalmanın sonucudur. Ve bilinmeli ki, şu anda ilan edilecek olan bir “bağımsızlıklık”, olayları “Irak’ın paylaşılması” olmaktan bir anda çıkarır ve Güney’deki “bağımsız devletin” paylaşılmasını gündemin merkezine oturtur. Muhtemelen Mesud Barzani de etrafına baktığında böyle bir devletin herhangi bir dostu olmadığını görmektedir.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun’la yaptığımız sohbet sırasında, şu hususu konuşmuştuk: “Bağımsız Güney Kürdistan, gelecekteki Konfederal Ortadoğu Ortak Evi hedefine göre son derecede geri bir hedeftir; bugünkü somut duruma göre ise, Güney’i de, Rojava’yı da, Kuzey’i de tehlikeye atabilecek büyük bir maceradır”… Bir anda hem “gelecek” tasavvurunu, hem de bugünkü kazanımları tehlikeye atar.

Selamet Apocu çizgide

Öyle görünüyor ki KCK, her türlü maceracı adımdan uzak, gerçekçi ve aynı zamanda devrimci bir yönelimi savunmakta. Irak devletinin çatısı altında bir federal Güney, Suriye çatısı altında bir kantonal Rojava ve Türkiye çatısı altında bir özerk Kuzey Kürdistan, Ortadoğu’yu istila eden “kurt sürülerine” karşı kendisini daha kolay savunur. Tersi durumda “ayrılan” her parça bu “kurt sürülerine” kolay lokma olacaktır. Eğer bu sayılan ülkelerin parçalanması önlenebilir ve bu devletler demokrasi temelinde yeniden inşa edilebilir ve sınırların dokunulmazlığı temelinde, bu devletlerin arasında bir entegrasyon gerçekleşirse, hem bütün parçaların mevcut kazanımları korunabilir, hem de gelecekte Ortadoğu’nun konfederalizm temelinde yeniden inşasına yönelme imkanı elde tutulur.

Böyle bir gelişme, bu topraklardaki bütün zenginlikleri, hem petrolü,hem de Dicle-Fırat sularını tüm halklarla ortak çıkarlar temelinde paylaşma anlayışını güçlendirir, bu zenginliklere egoistçe el koyma hırslarını gemler ve bu da “zenginlikleri paylaşmak” isteyen büyük emperyalist devletlerin ve bölgesel emperyalist devletlerin bölgedeki hareketini sınırlar, onların karşısına  Ortadoğu halklarının cephesini çıkarır.

Küresel ‘yıkım-yapım’

Türkiye ve İran’ın yazgısı

Ve işin bir de Kürdistan ve bölge üzerinde tehlikeli bir rekabete giren iki ülke ile ilgili kısmı var. Ürdün “toplantısı” şunu gösterdi: Küresel güçler Ortadoğu’yu Mağripten Basra’ya kadar “yıkıp” yeniden “kurarak”, bugün içine yuvarlandıkları küresel kapitalist pazar krizini aşma planını adım adım uygulamakta. Bu plan artık “iki karşıt sistemli” dünyada değil, çok merkezli bir dünyada uygulamaya konmuştur, ne İran kendisini vaktiyle CENTO üyesi olarak, ne de Türkiye NATO üyesi olarak güvende hissettiği geçmişte yaşamıyor. Her iki ülke bu kaostan yararlanmak isterken, evdeki bulgurdan olabilir. Hem İran’ın bünyesinde, hem de Türkiye’nin bağrında, hem mezhebi, hem de etnik “bölünme” potansiyeli var. Savaş bu iki ülkeyi de alt üst etme potansiyeline sahip. Ve bir an bunun gerçekleştiğini düşünün: Ne müthiş bir “yeniden inşa pazarı” ortaya çıkar. Bugün “yıkılmış Irak”ta Türk sermayesi nasıl muazzam paralar kazandıysa, bunun milyar misli kazançlar yıkılmış Türkiye ve İran’ı yeniden inşa esnasında ABD’nin, İngiltere’nin, Almanya’nın, Rusya’nın, Çin’in, Japonya’nın kasalarına akar.

Erdoğan “raydan çıkmış” bir “tren” gibi, şu sıralar Köşk yolunda ilerliyor. Onun Türk devletinin başına, eğer başarabilirse, bir “sultan” olarak geçmesi, bilelim ki, Ortadoğu’da oynanan oyuna, yeni bir “ne yapacağı tahmin edilemez” faktörün eklenmesine yol açacak. Onun “başkanlığındaki” hükümetin, şu Sarkozy skandalının ima ettiği gibi, “yıkılırsak hepimiz yolsuzluk suçundan hapsi boylarız” korkusuyla, Ortadoğu macerasına bodoslama atılması, “ya herro, ya merro” kumarına kalkışması, sanılandan da büyük bir tehlikedir. Böyle bir siyaset hem Türkiye’yi, hem de Kürdistan’ın bütün parçalarını tehdit etmekte.

Evet. IŞİD’in vahşi bir güç olduğu meydanda. Ama Ürdün toplantısıyla IŞİD’ı Musul’a sevkedenlerin kimlikleri de pek “uygar” değil. “Gizli diplomasi” tüm bölgeyi tehdit ediyor ve buna karşı halklar “açık diplomasi” talebini yükseltiyor

Veysi SARISÖZEN /
Güncellenme : 05.07.2014 02:32

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=112524&haberBaslik=%C3%9Crd%C3%BCn%20toplant%C4%B1s%C4%B1n%C4%B1n%20g%C3%B6sterdi%C4%9Fi%20ger%C3%A7ekler&action=haber_detay&module=nuce

Gereği yapılmazsa PKK devlet ilanına katılır

Öcalan : Gereği yapılmazsa PKK devlet ilanına katılır

İSTANBUL – Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Türkiye’nin Kürtlerle demokratik özerklik çerçevesinde ilişkilenmesi gerektiğini belirterek, ‘’Bu olmazsa ciddi tehlikeler yaşanır. “Türkiye ve diğer ilgili devletler Kürtlere yönelirse, Kürtler son seçenek olarak ulus-devlete yönelmek zorunda kalacaktır. PKK de bu durumda bu devletin ilanına katılacaktır. Böyle bir durumda yüzyıl sürecek Kürt-Türk savaşı başlayabilecektir” dedi.

Türkiye’nin öncelikle kendi sınırları içerisindeki Kürtlerle barışması, Kürtlerin demokratik özerkliğini tanımasıdır.

Abdullah Öcalan, avukatları ile gerçekleştirdiği haftalık olağan görüşmesinde açıklamalarda bulundu.

Öcalan, MİT Müsteşarı Emre Taner’in çok tartışılan sözleri, Ortadoğu’daki gelişmeler, Yahudi lobisi, Kürtlerin statüsü ve Türk Kürt ilişkileri konularında ayrıntılı değerlendirmelerde bulundu.

Açıklamalarının başında MİT Müsteşarı Emre Taner’in çok konuşulan ve kamuoyunda tartışılan sözlerine değinen Öcalan, müsteşarın söylemlerini önemsediklerini dile getirdi. MİT’in devletin hassas kurumlarından biri olduğunu vurgulayan Öcalan, “MİT Müsteşarının açıklaması olmuştu. MİT, devletin hassas en önemli kurumlarından biridir. Bu kurum Genelkurmay, Başbakanlık dahil devletin temel karar organlarını sürekli bilgilendirir, raporlar sunar. Bu kuruma yüzlerce kanaldan, dünyanın birçok yerinden muazzam bir bilgi akışı gelmektedir. Demek ki Müsteşar, bu gelen bilgilerden dolayı tehlikeyi görüyor, uyarıyor” dedi.

‘SARHOŞ TAKIMI, ANLAMIYORLAR’

Devletin diğer yetkili kurumlarının bu tehlikeyi göremediğini, özellikle Baykal ve ekibinin ne yaptıklarını dahi bilmediklerini ifade eden Öcalan, “O yüzden uyarı yapma ihtiyacı hissediyor. Türkiye’de ne sağ ne de sol bugüne kadar müsteşarın bahsettiği tehlikeyi görememiş, sağlıklı politikalar üretememiştir. DYP biraz anlıyor gibi. Baykal ve ekibi ne yaptığını bilmiyor, sarhoş takımı, anlamıyorlar. İktidar hırsı bunların gözünü kör etmiştir. İktidardan başka hiçbir şeyi düşünmüyorlar, tek hedefleri iktidar. Orduda da böyle düşünenler olduğu gibi sağduyulu olanlar da var. Hepsi böyledir demiyorum. Ben daha Şam’da olduğum dönemde benimle temasa geçen askeri yetkililer olmuştu. Devlet çökerse çatısının altında hep birlikte kalırız, demişlerdi. Ben de bunu haklı gördüğümü ifade etmiştim. Ta o zamandan beri bu tehlikeyi bertaraf etmek için barış politikalarını sürdürüyorum” diye belirtti.

‘SADDAM SON ANINA KADAR ABD’YE GÜVENİYORDU’

İktidar hırsının kötü sonuçlar doğurduğu vurgusu yapan Öcalan, şöyle devam etti: “Bu benzetmeyi yapmak istemiyorum, ahlaki bulmuyorum ama şu anda Foucault’un Cinselliğin Tarihi kitabını okuyorum. Orada da bazı filozofların iktidarı haşaa fahişeye benzettiği belirtiliyor. Bir kere alıştılar mı koltuğu bırakmak istemiyorlar. Bizim içimizde de iktidar delisi olanlar vardı. Bunlar beni anlamadılar. Onlara zamanında bu iktidar tartışmalarıyla önüme nasıl gelirsiniz, beni hiç mi anlamadınız demiştim. Saddam Iraklılara teslim edilmesine ve asılmasına bir saat kala bile ABD’den yardım bekliyordu. Son anına kadar ABD’ye güveniyordu. İktidar hırsı gözünü o kadar kör etmişti. Ileriyi göremiyordu. Hala elinde Kuran ile klasik-kaba bir direniş içindeydi. Kendisinin tavrı ulus-devleti savunanların tavrıydı.Geçen hafta da söylemiştim, Saddam’ın şahsında asılan ulus-devlettir. Fransız ihtilalinde 16.Luis’nin idamı ile ulus-devletler süreci başlamıştı. Saddam’ın idamı ulus-devletler sürecinin geldiği noktayı göstermektedir. Sanırım Müsteşar da bu tehlikeye işaret ediyor. Küreselleşme karşısında ulus-devletlerin direnme gücünün olmayacağını görüyor.”

‘OYUNA GELMEDİM’

Kendisinin de kaba bir direniş gösterip asılmak istendiğini, ancak bu oyuna gelmediğini kaydeden Öcalan, şunları söyledi:

“Aslında ben teslim edildiğimde benden de Saddam tarzı kaba bir direniş bekliyorlardı. Gelinen süreç itibariyle tarih beni doğruladı. Çünkü beklenilen benim klasik-kaba bir direniş sergilemem ve asılmamdı. Bu asılma sonucu yüzyıla yayılacak korkunç tahribatlar yaratacak bir Kürt-Türk savaşı başlayacaktı. Bu durumda Türkiye’de Yugoslavya ve Irak gibi bir tabloyla karşı karşıya kalacaktı. Irak’ın hali ortada. Benim teslimim ve idamımla Türkiye’nin çekilmek istendiği nokta buydu. Michael Rubin isimli Amerikalı bir think thank kuruluşunun önde gelen ismi, teslim edilmemden sonra benim idam edilmem için çok uğraştı, başaramadı, sonra da Guzman gibi kullanılmam önerildi ve halen de uğraşıyor. Mehmet Ali Kışlalı ve Altemur Kılıç gibileri de Rubin gibi düşünüyorlar.”

‘İSRAİL’İN KORKUNÇ ROLÜ VAR’

Bunların amacının Türkiye’yi sürekli çatışma içinde tutarak, kaos yaratmak olduğunu vurgulayan Öcalan, İsrail’in de komploda önemli bir rolünün olduğunu tekrarladı. “Ben yine baştan söyleyeyim. Kesinlikle anti-semitist değilim. Yahudiler Ortadoğu’nun kadim bir halkıdırlar” diyen Öcalan şöyle devam etti:

“Kürdistan’da da Türkiye’de de kendilerinin rahatlıkla ifade edebilecek tarzda yaşamalıdırlar ama İsrail’in Ortadoğu’da sürdürdüğü politikalarını kabul etmek mümkün değildir. Bunu şunun için belirtiyorum; Türkiye’ye komployla teslim edilişimde ABD ve İsrail’in korkunç rolü, amansız bir takibi olmuştur. Şunu da açık bir şekilde söylüyorum; İsrail yanlılarının Türkiye’de iktidarda ve temel kurumlarda önemli ve etkin kadroları vardır. 1650’li yıllarda Türkiye’deki Yahudiler din değiştirerek islamiyeti kabul ediyor. Bunlar da Sebataycılık hakimdir. 1750 yıllarına kadar Barzan ailesinin de Yahudi olduğu söyleniliyor. Daha sonra din değiştirerek islamiyeti kabul ediyorlar. Nakşi tarikatını bu süreçte benimsiyorlar. Hükümette de Nakşibendi tarikatı etkindir. Şimdi bu Nakşiler, Irak’taki Suni-Arap grubunu İstanbul’da toplayarak onların hamiliğine soyundu.”

TARİH BOYUNCA KÜRT İTTİFAKIYLA KAZANILMIŞTIR

Araplarla işbirliği yapılmasına karşı olmadığını ve Ortadoğu’da kaldığı sürede Araplarla ilişki içerisinde olduğunu belirten Öcalan, “Ama devletin geleceği Suni bir grupla ilişkilenmesi değil, bilakis misak-ı milli sınırları içerisinde olan Kürtlerle ilişki içerisinde bulunmasına, Kürtlerle ittifak yapmasına bağlıdır. Kürtlerle ittifak sürekli olarak kazandırmıştır. Tarihte 1071 Malazgirt savaşı döneminde Alparslan, Mervani Kürt Beyliği’nin başkenti konumunda olan Silvan’a gelerek yardım istemiştir. Mervani Beyliği ile bölgedeki kendine bağlı Kürt beyliklerinin 10 bine yakın savaşçı gücünü böylece Malazgirt Savaşı’na katarak, Bizans’ı mağlup etmiştir. Anadolu kapıları böyle açılmıştır. Yine Yavuz, Çaldıran’a gitmeden önce, Kürt beylikleri ile ittifak yaptıktan sonra İran’ı yenmiştir. Oradan Mercidabık ve Ridaniye Savaşlarını da kazanarak Kafkasya’dan Ortadoğu ve Mısır’a kadar hakimiyet kurabilmiştir. Abdulhamit de Kürtlere dayanmıştır. Kürtlerle ittifak kurmuştur” dedi.

Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’na başlamadan önce Kürtlerin desteğini alarak onlarla ittifak yaptığını ve bu şekilde kazandığını kaydeden, Öcalan, şu önemli belirlemede bulundu: “Ben tarihteki bu ittifakları defalarca söyledim. Kürtlerle ittifak şart. Bunun yolu da hep söylüyorum; diyalogtur. Bu barışı getirir. Onun için de barış, barış, barış diyorum. Neden Türkiye şimdi içinde bulunduğu kritik durumdan çıkmak için Kürtlerle stratejik ittifak yapmıyor? Bu, bir koyup üç alma politikası değil, bir koyup on alma politikasıdır. Neden devlet bunu yapmıyor? Kürtler’in istediği sadece demokratik özerkliktir. Türkmenlerin de hatta Asuri ve Keldanilerin de hakları teminat altına alınmalıdır. Örneğin Türkmenlerin özerk bölgesinin merkezi Tel-Afer olabilir, diyoruz.”

‘TÜRKİYE GÖBEKTEN ABD’YE BAĞLI’

“Mahir Kaynak’ı dinledim. O da Müsteşar ayarında biridir. O da tehlikeyi görüyor, açıklamaları olumlu karşılıyordu” diyen Öcalan, MIT Müsteşarı’nın açıklamalarını kendisinin de olumlu ve gerekli bulduğunu belirterek, “Şimdi mevcut ulus-devletçiler, Mustafa Kemal’i de anlamıyorlar. Mustafa Kemal, 1925’e kadar tam bağımsızlıkçıydı. 1925’ten sonra O da İngilizlere yanaşmak zorunda kaldı. Zaten günümüzde tam bağımsız devlet olmak zordur. Mustafa Kemal akıllıydı, politika yapmayı biliyordu, gerçekçi ve pragmatist hareket ediyordu. Daha sonra Musul-Kerkük’ü bırakmak zorunda kaldığı için bıraktı. O dönem daha fazla toprak alınmasını talep edenler vardı, hatta Selanik’i almasını isteyenler de olmuştu. Mustafa Kemal bunların hiç birini dinlemedi. Bugün de o tür çılgınlıklar peşinde olanlar var. Hatta koca koca profesörler bunu yapıyor, olmayacak şeyler söylüyor. Birkaç yıl önce okumuştum. Alemdaroğlu, Gürüz gibi adamlar gidip basalım bir saatte Atina’yı alırız diyorlardı. Günümüzde bu mümkün mü? Böyle düşünenler Türkiye’yi parçalanmaya götürüyorlar” diye ifade etti.

Türkiye’nin 400 milyar dolar dış borcu olduğuna dikkat çeken Öcalan, “Türkiye’yi savaşa götürecek bu saldırgan politikalar sürdürülürse dış borç 1 trilyona çıkar. Türkiye IMF’ye, ABD’ye göbekten bağlı hale getirilmiş durumda. O destek çekildi mi Türkiye’de ekonomi çöker. Örneğin ABD, Türkiye’nin savaş uçaklarının bir parçasını vermediğinde bir süre sonra bu uçakları kullanamayacaktır. Saddam da Türkiye’de saldırgan politika izlemek isteyenlerin istediği şekilde sert ve saldırgan politikalar izlemişti, ABD’ye meydan okumuştu. Ki bir dönemde ABD’nin desteğini almıştı. Onun da dörtyüz binlik ordusu vardı, Sovyetlerden aldığı Türkiye’den daha fazla uçağı vardı. Tek bir tanesini uçurabildi mi? Şimdi geldiği durum ortada. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı döneminde dayandığı bir Lenin de yok artık. Sadece ABD var. ABD, bütün dünyaya egemen güç hale gelmiştir” dedi.

‘TÜRKİYE KÜRTLERLE KARŞI KARŞIYA GETİRİLMEYE ÇALIŞILDI’

Özellikle Mustafa Kemal’in ölümünden sonra Türkiye’yi zayıf ve kendilerine bağımlı kılmak için sürekli çatıştırma içinde tutanların olduğunu ve bunun başarıldığını ifade eden Öcalan, şunları söyledi:

“Türkiye bugüne kadar hep iç çatışmalarıyla geldi. Bunların günümüzde devlet içerisinde önemli örgütlenmeleri var. Sürekli toplum ve devlet sağ-sol ve başka şekillerde kutuplaştırıldı. Bugün de yapılmak istenen budur. Türkiye Kürtlerle karşı karşıya getirilmeye savaştırılmaya çalışılıyor. Bu Türkiye’yi Iraklaştıracaktır. ABD ve İsrail, Irak’ta bunu başardılar. Türkiye bu oyuna gelmemeli, buna engel olmalıdır. Avni Özgürel de buna ilişkin faydalı yazılar yazıyor. Çok kısa bir yazısı vardı fakat ben neyi anlatmak istediğini anladım. Işte Ismet Inönü, 1960’lı yıllarda darbe girişiminde bulunan Talat Aydemir’e ilişkin açıklamasında; ‘bunların birisiyle de Kurtuluş Savaşı sırasında büyük mücadele ettim’ demiş. Avni Özgürel’in bunu anlatan kısa yazısını okuyunca kimi kastettiğini yakaladım. Kastettiği o birisi Çerkez Ethem’di. Ankara’yı basarak Mustafa Kemal’i idam edecekti. Olacak şey miydi? Talat Aydemir iki kez darbe girişiminde bulunarak devleti ele geçirmeye çalıştı. Devleti ele geçirerek bir şeyler yapabileceğini sanıyordu. Başaramadı ve idam edildi. Burada da iktidar hırsını görüyoruz.”

Talat Turhan’ın da anılarını anlattığı bir kitapta bu konulara değindiğini aktaran Öcalan, bunların nasıl karşı karşıya getirildiklerini ve kullanıldıklarını anlattığını belirterek, “Atabeyler Çetesi basına yansıdı. Bu çetede yer alan bir yüzbaşının açıklamasını okudum, dikkat çekiciydi. Her tür silahla donatılmışlardı, eylem yapıp PKK’nin üzerine atacaklardı. Bu tarzda kırk iki çete organizasyonunun olduğunu söylüyordu. Bu korkunç bir şeydir. Her zaman söylediğim gibi Kürt-Türk çatışmasını yaratmak için her tür zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Kentlerde bir linç kültürü geliştiriliyor. Bu hiçbir zaman çözüm değil. 12 Eylül’de Diyarbakır’da yapılan katliam bir mesajdı. Yine Şemdinli olayı ve bu tarz örgütlenmeler bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bunları, sanırım bu tehlikeli politikaları, MIT de hükümet de gördü ve kısmen engel olunmaya çalışıldı. MIT Müsteşarının açıklamasını bu kapsamda da değerlendirmek gerekiyor” diye belirtti.

4 TEMEL GÖRÜŞ

Kürt sorununun çözümüne yönelik çeşitli tartışmaların olduğunu kaydeden Öcalan, sorunun çözümüne yönelik 4 temel öngörü ve planın olduğunu dile getirdi. Öcalan bu görüşleri şu şekilde ifade etti:

“Geçen hafta açıklamıştım. Bu hafta da MİT Müsteşarı’nın açıklamalarının değerlendirmesi olarak da tekrarlıyorum. Bütün Türkiye kamuoyunun bunları bilmesi gerekiyor. Birinci görüş, Irak’ta üçlü bir yapılanmadır. Bu, federasyon şeklinde düşünülüyor. Türkiye Kürtlere ilişkin olumsuz politikalarından ve oradaki Türkmenleri de Kürtlere karşı kışkırtma politikalarından vazgeçerek, Kürt-Türkmen kardeşliğinin pekişmesi için çaba sarf etmelidir. Türkmenlerin yanında Asuriler ve diğer halklar da demokratik özerklik içerisinde, demokratik otoriteye bağlı olarak kendilerini ifade etmelidirler. Türkmenlerin çıkarı Kürtlerle birlikte hareket etmededir. İkinci görüş, birinci görüşte söylenenler gerçekleşmezse, Türkiye Kürtlere yüzünü dönmezse, dışlarsa, Kürt-Şii ittifakı gelişecektir. Bu ittifak sadece Irak’taki Şiilerle sınırlı kalmayacaktır, Kürt-Iran ilişkilerinin gelişmesini getirecektir. YNK’nin İran’la çok iyi ilişkisi vardır.”

KÜRTLERİN DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİ TANINSIN

Üçüncü görüşün kendilerine ait olan görüş olduğunu ve Türkiye’nin Kürtlerle stratejik ittifak yapmasına dayandığını aktaran Öcalan, şöyle devam etti: “Kurtuluş Savaşı dönemindeki misak-ı milli sınırları içerisinde yer alıp da bugün dışında kalan Kürtlerle yeniden demokratik özerklik çerçevesinde ilişkilenmelidir. Bu sadece Musul-Kerkük Kürtleri değil, Suriye’de ve Kürtlerin yaşadığı diğer bölgeler içinde geçerlidir. Ben demiyorum buradaki topraklar koparılıp Türkiye’ye katılsın. Yani bu söylediklerim ilhak anlamına gelmez. Kastettiğimiz şey, Türkiye’nin öncelikle kendi sınırları içerisindeki Kürtlerle barışması, Kürtlerin demokratik özerkliğini tanımasıdır. Bu gerekirse ABD ve İngiltere’ye rağmen yapılmalıdır. Kürtlerin yerel meclisleri, yerel hükümetleri olur. Bunun dünyada birçok örneği var. İşte İspanya, Almanya, İngiltere, İtalya gibi birçok örnek var. Açmaya vaktim yok. İtalya yirmi ayrı bölgeden oluşuyor. İngiltere’de İskoç örneği var. Almanya gibi tek milletten oluşan devletlerde bile bölgelere dayalı eyalet sistemi uygulanıyor. Bundan çekinmeye gerek yok.”

Bunun ulus-devlete, devletin birliğine zararı olmadığını aksine ülkeyi, birliği daha güçlü hale getireceğini vurgulayan Öcalan, “Bölgedeki petrol zenginliği ekonomiyi güçlendirecektir. Bu zenginlikler halkların refahı için kullanılabilir. Saddam bu petrolden gelen muazzam zenginliği halklar için kullanmadı, hep silahlanmaya yatırdı, sonuçları gözler önünde. Bunun için Türkiye’nin Kürtlerle stratejik ittifak yapması lazım” dedi.

‘KÜRT-TÜRK SAVAŞI BAŞLAYABİLİR’

“Bunun olmaması halinde dördüncü tez veya görüşte anlatmaya çalıştığımız ve arzu etmediğimiz tablo ortaya çıkar.” diyen Öcalan şu önemli uyarılarda bulundu: “Yani Türkiye ve diğer ilgili devletler Kürtlere yönelirse, az önce değindiğim linç kültürü ve imha Kürtlere dayatılırsa, Kürtler son seçenek olarak ulus-devlete yönelmek zorunda kalacaktır. Bu bizim istediğimiz çözüm tarzı değildir. Çatışmalara, felakete yol açar. Ben ulus-devlet anlayışına sahip değilim, bunu defalarca söyledim. Benim sınıf yapım ve sosyalist kişiliğim de buna müsaade etmez. Ancak Kürtlere imha dayatılırsa ve son seçenekle karşı karşıya bırakılırsa ulus-devlet etrafında birleşmeye yöneleceklerdir. Bunu öngörmek çok zor değildir. O zaman Kürtlerin yapabileceği başka bir şey kalmayacaktır. PKK de bu durumda bu devletin ilanına katılacaktır. Böyle bir durumda yüzyıl sürecek Kürt Türk savaşı başlayabilecektir. Böyle bir durum gelişirse Kürtler kendi tedbirlerini almak, kendilerini savunmak zorunda kalacaktır. Güney’e olası bir operasyon halinde de doğal olarak kendilerini savunacaklardır. Kürtlere böyle savaş dayatılırsa, o zaman dördüncü tezdeki söylediklerim gerçekleşecektir. Kürtler ulus-devlet etrafında birleşeceklerdir. Bu tehlikelere karşı uyarıyorum.”

‘DTP ÖNCÜLÜK YAPMALI’

Bu nedenle özellikle DTP’ye çok iş düştüğüne vurgu yapan Öcalan, açıklamalarının sonunda şu görüşlere yer verdi: “DTP, Kürt sorununun demokratik çözümü için, stratejik Türk-Kürt ittifakının yaratılabilmesi için daha aktif politikalar geliştirmelidir. DTP demokratik koalisyona öncülük yapmalı. Tüm sol ve sosyalistleri, emek hareketlerini, demokrasi güçlerini bu çatı altında toplamalı. Şayet bununla sonuç alınamayacağı anlaşılırsa bağımsız adaylarla seçimlere girebilmelidir.”

..
ANF NEWS AGENCY |
12 Ocak 2007, Cuma 07:30

ANF NEWS AGENCY