Kürtlük adına çıkan kazanımları korumak temel yaklaşımımız

Kürtlük adına çıkan kazanımları korumak temel yaklaşımımız

Kürdistan’a yönelik hiçbir saldırıyı dışarıdan izleme gibi bir lükslerinin olamayacağını ifade ederek ulusal kongre çabalarını siyasal birlik hatta askeri birlik noktasına götürme çalışmalarının olduğunu belirtti. Altun sürecin Kürtler için fırsatlar kadar tehlikeler de barındırdığını söyledi.

Özgür Gündem gazetesinden Veysi Sarısözen ve Sedat Yılmaz, Medya Savunma Alanlarında KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun’la bir röportaj yaptı. Altun ağırlıklı olarak Ortadoğu’da yeni dönem ve Kürtlerin bu süreçteki konumlanmasını değerlendirdiği röportajda Kürtlerin karşı karşıya olduğu tehlikeler ve buna karşı yapılması gerekenlere dikkat çekti.

Özgür Gündem gazetesinin bugünkü sayısında yayınlanan röportaj şöyle: 

Arap Baharı ile hızlanan Ortadoğu’daki gelişmelere ilişkin kısa bir özet yapmanızı ve IŞİD denen örgüte yüklenen misyonu bize anlatır mısınız?

İşin aslı, Saddam döneminden gelen süreç, özelikle Arap Baharı ile ortaya çıkan kapitalizmin krizidir. Kapitalist modernite bu krizi aşmak için çok çaba sarf ediyor. Kendi krizini aşmak için dünyanın ve bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’nun yeniden yapılanma süreci vardı. Büyük Ortadoğu Projesi ile müdahale gerçekleştirildi. Bu müdahalenin temel hedefi Ortadoğu’nun dünya sistemine göre ayarlanması. Adeta ideolojik anlamda oryantalizmin yeniden güncellenmesi, politik ve idari olarak Ortadoğu’nun tekrar gözden geçirilmesi; gerekirse bir takım değişikliklerle yeni dengeler oluşturarak dünya modernitesiyle bütünleşen bir Ortadoğu yaratma projesiydi. Bu projeye stratejik yaklaşım böyleyken, bunun uygulaması belli bir inşayı gerektirir. Yıkmayı, yeniden yapmayı gerektirir. Fakat Ortadoğu çelişkileri çok derindir. Sorun sadece bir iki diktatörün devrilmesiyle çözülecek sorun değil. Tarihsel, toplumsal çok ağır sorunları var. Siyasal, sosyal, mezhepsel sorunları var. Bu sorunlar içerisinde sadece siyasal rejimi hedefleyerek, mevcut siyasal rejimin başındakini devirmekle bu sorunları çözmek mümkün değil. İlk yaklaşımlarda Saddam’ın direk hedef alınması ve devrilmesi sonrasında bir zincirin halkaları gibi bütün Ortadoğu’daki diktatörlerin birer birer yıkılacağı imajı verildi. Aydınlar dahil, herkes bunun üzerinden tartıştı. Bu çok yüzeysel bir yaklaşımdır.

Irak’a gelelim…

Irak’ta eskiden beri sorunlar var. Saddam sonrası Irak’ta Şii ağırlıklı bir devletin kurulması beli sorunları kendisiyle birlikte getireceği kesindi. Çünkü, geçmişten beri mezhep çelişkisi ve çatışması çok yoğun olduğu bir ülkedir. Irak’ta Şiiler ağırlıkta olmasına rağmen daha çok Sünnilere dayalı bir egemenlik hakim. Ortaya çıkartılan değişiklikler geçmişin biraz yürütülmez haline yeni bir şey kazandırmaktı. Böylece federe bir devlet oluşturuldu. Federe devlet içinde Kürtlere de beli bir statü tanındı. Anayasanın 140’ıncı maddesinde ifade edilen bir statüydü. Bu statü kesinlikle hiçbir zaman uygulanmadı. Bu giderek sorunların derinleşmesine neden oldu. Öte taraftan Sünnilere anayasal güvenceler sağlamakla birlikte çok belirgin bir statü oluşturulmadı. Bu Sünnileri de rahatsız eden bir yaklaşım oldu. Sünniler geçmişte sürekli iktidar, devlet olma halindeyken yeni dönemle onu tümden kaybetti. Hemen ardından, bizim Nakşibendi ordusu dediğimiz daha çok Saddam’ın sağ kolu olan İzzetin El Duri’nin örgütlenmesi, eski Baasçılar, Saddam’dan kalma ne kadar güç varsa bunların örgütlendirilmesi ve bunların üzerinden Sünni aşiretlerin örgütlenerek güç olması, bu yeni durumla paralel gelişti. Öyle oldu ki, bu durum Irak’ta her an patlamaya hazır müsait bir hal aldı. Patlamanın yaşanacağı bekleniyordu.

Fakat yaşananları sadece iç dengelerle izah etmek yeterli değil. Esas olarak Ortadoğu geneli için bir değerlendirme yapmak gerek. Çünkü bu güçler sadece kendi başına kendi öz güçlerine dayalı bir hareket geliştiremediler. Bunlar daha çok bölgede kurulmak istenen yeni dengeler, olgunlaşan siyasal koşullara sırtını vererek aslında bunu gerçekleştirdiler. İç imkanlar hazır bir durumdayken, dış etkenlerle bunları birleştirerek bu son patlama ortaya çıktı.

İlk müdahale sonuç vermedi mi?

Herkesin beklentisine ters bir durum gelişti. Ortadoğu’ya müdahale adeta Irak’ta çakılıp kaldı. Ortadoğu değişimi olamadı ama bundan da vazgeçilmedi. İkinci dalga yine bir stratejik yaklaşımdır. Arap Baharı diye tabir edilen aslında kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya müdahalesiyle bağlantılı gelişen bir durumdur. Şunu inkar etmiyorum; halkların birikmiş öfkesinin tepkiye dönüştürülmesi elbette söz konusu; ama halkın öfkesinin tepkiye dönüşmesi bir sorunu çözmeye yetmez. Halkın demokrasi mücadelesi için ideolojik, politik, örgütsel, stratejik ve taktik bir hazırlığı yok. Onun için öfke patlamaya dönüşmüştür; fakat esas olarak bunu kullanan güç daha çok Ortadoğu’ya müdahale ederek kendi çıkarları temelinde düzenlemek ve faydalanmak istedi. Olay, Tunus’ta patlak verildi ve iktidar devrildi, arkasından Libya’ya yansıdı ve kimse beklemiyordu. Arkasından Mısır gündeme geldi. Aslında herkes Irak’tan sonra İran’ı bekliyordu. Tersine Kuzey Afrika’da başladı süreç. Kuzey Afrika’da başlayan süreç dışarıdan tekrar Ortadoğu’ya bir dalga biçiminde halkların birikmiş öfkesinin patlaması ve bu öfkeyi kullanmak isteyen mevcut güçlerin de devreye girmesiyle ilginç bir pozisyon aldı. Peş peşe sistemler devrildi ama sonuç alınamadı. Mısır’da Müslüman Kardeşler’le bir denge kurulmak istendi, işler tersine döndü. Hemen arkasında Suriye’ye yansıdı. Suriye’ye yansıyan olaylar ise, günümüze kadar süren ama bir türlü çözülmeyen bir sonuç ortaya çıkardı. Her tarafı deviren uluslararası kapitalist sistem, yeni bir dünya düzenini gerçekleştiremediği gibi diğer taraftan halkların direnişiyle demokratik bir Ortadoğu’nun ortaya çıkması boş beklenti oldu.  Haliyle ikinci hamleden de sonuç çıkmadı. Yani değiştirilmek istenen Ortadoğu’da aktör olarak görülen, ön görülen kesimler iktidara geldikleri andan itibaren hem uluslararası beklentilere cevap veremeyecek pozisyonda hem de halkların beklentilerine cevap veremeyecek bir pozisyonda. Hem halkın öfkesi dinmiyor, ayakta kalıyor; hem uluslararası güçler beklentilerini görmedikleri için kurdukları rejimlerle çelişkiye düşüyorlar. Bu süreç devam ediyor. Bu hem öfkenin birikimini çok yoğunlaştırdı ve bu öfke birikiminde beklenmedik birçok eğilim, hareket, örgütlenme ortaya çıktı. Dikkat edilirse Ortadoğu’da çok fazla Selefi hareketler yoktu. Sözü bile edilmiyordu. Ama bu müdahaleden sonra yaratılan kaosa bakıldığında birçok selefi hareket ortaya çıktı. İsimlerini son dönemlerde duyuyoruz. Ortadoğu kaosu daha da derinleştirildi. Bunun tipik örneklerinden biri Suriye’dedir.

Bize öyle geliyor ki, ABD dahil birçok devlet Ortadoğu gerçeğini tam anlayamamış…

ABD’nin Suriye’de çok aktif olduğunu söylemek biraz erken. Çünkü ABD Ortadoğu genelindeki bütün bu gelişmelere baktığı zaman, Suriye’deki mevcut rejimin yıkılması gerektiğini önüne hedef olarak koydu; ama mevcut rejimi yıkmak gerekiyor mu gerekmiyor mu konusunda bir kararlılığı yok. Çünkü şimdiye kadar hedef almış olduğu bütün iktidarları yıktığında yerine getirdikleri güçler ciddi sorunlar çıkardı. Daha ağır sorunlar çıktı. Türkiye eksenli Selefilerin de ağırlıkta olduğu bir rejimin kurulması Amerika’nın çok tasvip ettiği bir durum değildir. Sudi Arabistan ve Katar’ın çıkarlarına cevap olabilecek bir sonucun ortaya çıkması da ABD’nin istediği bir durum değil. O yüzden ABD’nin daha çok iç çatışmaların devamı ve derinleşmesi yönünde beklentileri vardı. Bu beklentilerin  olgunlaşması halinde müdahale gündeme gelecekti. Bunu olgunlaştıramayınca Suriye’deki çatışmalar adeta kontrolden çıkar gibi bir yandan Türkiye’nin diğer yandan Sudi Arabistan ve Katar’ın körüklediği, yine İran’ın mevcut rejimi desteklediği bir güçler dengesi oluşmaya başladı ve bu güçler dengesi sürekli bir çatışma içerisinde birbirlerini yıprattılar. Kimse bir adım gidemedi. Öbür taraftan Kürt bölgesi Rojava’da ortaya çıkan yeni bir durum var. Bu durum ise Suriye’yi ilginç kılıyor ve dikkatleri üzerine çekiyor. Kürtlerin bir statü çıkarması hem Türkiye hem de Araplar için kırmızı çizgi haline geldi. İran’da bundan çok memnun değil. Ortadoğu temelde Şii, Sünni, Arap, Fars, Türk dengesine dayanıyordu. Bunların tümünün Kürtlere yaklaşımında kesinlikle Kürtlerin Ortadoğu’da bir kimlik sahibi olmasını istemiyorlar. Suriye’ye adeta IŞİD’in önünü açtılar. Farklı ülkelerde birçok cezaevi boşaltılarak, Türkiye üzerinden Suriye’ye soktular. Rojava’daki direniş tüm bunları başarısız kıldı. İşin içindeki bütün güçler Suriye’deki kördüğümden kurtulmak için, çatışmaları Ortadoğu’nun geneline yayabilecek, yeni bir hamleyle savaşı Suriye sınırlarından çıkarıp daha başka yerlere taşımanın yaklaşımı içerisine girdiler.

Irak’taki yeni durum bu mu?

Suriye’deki kaosun devamından yana olan bir İsrail, ABD’nin bunun Ortadoğu’ya yansımasını da kendi çıkarına görebilir. Çükü kontrolünde çıkmış güçler var, kontrol edemediği iktidarlar var. Kendisine en yakın olanları bile kendisiyle ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor. Bu aynı zamanda kontrolden çıkan bir Ortadoğu’dur. Bütün bunlara Saddam dönemindeki gibi bir müdahaleyle bu işe girişmek adeta Ortadoğu’ya girip hiç çıkmamaktır. Felç olmak anlamındadır. O zaman Suriye’de tıkanmış bir durumun Ortadoğu geneline yayılabilecek bir yaklaşım Ortadoğu’da bir kaosu yaratır. Bu kaos içerisinde güçlerin çatışmasıyla ABD ve İsrail kendi çıkarı temelinde bir çözüm üretebilir. Türkiye ve Sudi Arabistan ise, hem mezhepsel hem de politik bakış açılarıyla Ortadoğu’da var olan bütün ilişkileri sürecin içerisine çekerek, kendi Ortadoğu mücadelelerini Suriye sınırı dışına çıkarıp Ortadoğu geneline mal etme gibi bir yaklaşımı öngörüyor. Olan bu olunca o zaman, böyle bir gelişmenin pratikte uygulanabilmesi için bu koşullara sahip beli merkezlerin olması gerekiyor. Baktığımız zaman Irak’taki mevcut durum buna güzel zemin sundu. Birçok Selefi hareketi de kendi önüne koyduğu stratejik hedeflerine hitap ediyor. Irak’ta şartlar olgunlaştı ve patlamaları çok ileri düzeye götürebilecek ve herkesi bunun içine çekilecek bir atmosfer var. O zaman daha fazla gücü savaş içine çekmek gerek! Kürtleri bunun içine çekebilirsin, Sünniler zaten örgütleniyor, Şialar ise buna zaten müsaade etmiyor. O zaman selefi hareketlerin amacında her kesin kendisine göre bir Ortadoğu, herkesin kendisine göre bir İslam, ümmet ve iktidar anlayışı. Bütün bunlar birleştiğinde adeta herkesin içine girebileceği zemin çok müsaittir. Suriye’deki tıkanıklığın Irak üzerinde bütün güçleri bir savaşa çekebilecek bir çıkışı yapması için bir merkez olarak seçildi. İşte Ürdün toplantısından bahsediliyor. Toplantıya katılan güçlere baktığımız zaman Irak’a planlı bir şekilde müdahale eden bölgesel güçler var. IŞİD diye bir şey yok. Irak’la hesabı olan birçok güç, IŞİD kartını çok iyi görerek, yeni süreçte IŞİD’i nasıl bir marka haline getirecekleri ve nasıl kullanacakları gibi bir durum ortaya çıktı. Bu aşamada artık Irak’ta ortaya çıkan durumla geriye dönüşü olmayan bir süreç başladı. Ya Irak’tan başlanarak yeni bir Irak haritası ortaya çıkacak ki, ortaya çıkacak harita Ortadoğu’nun tümünde etki yapabilecek. Ya da bir dengeye oturtturularak savaş söndürülecek ama Irak yine eski Irak olmayacak. O zaman IŞİD gerçeği ortaya çıkacak. IŞİD süpürülecek ve IŞİD diye bir şey kalmayacak. Ya da böyle olmayacaksa çatışmalar derinleşerek devam edecek.

Bu olasılıklardan hangisine yakınız, öngörünüz ne?

Bu seçeneklerin hepsi gelişmelerle bağlantılı. Mutlak bir şey söylemek gerçekçi değil. Harekete geçmiş güçler ve karşı güçlerin birbiriyle çatışması bunu belirler. Tabii Ortadoğu’nun genel durumuyla bağlantılı düşündüğümüz zaman bu üç seçenekten birisinin kısa sürede gerçekleşmesi biraz zayıf. Son günlerde gelişmeler biraz yavaşlıyor. Bu yavaşlama adeta beli mevzi kapanların, kendi mevziini güçlendirmesi için bir fırsat sunuyor. Karşı taraf toparlamak için fırsat bekliyor. Bunlar ileride tekrar çatışmalara dönüşerek, zaman zaman hızlanıp zaman zaman azalarak devam edebilir. Onun için uzun bir süreç olarak algılamak ve düşünmek gerek. Bunu aynı zamanda Suriye, İran bağlantılı düşünmek gerekir; Sudi ve Körfez ülkeleri bağlantısı oldukça önemli. Ama ilelebet böylede sürmeyecek. ABD yaklaşımlarına baktığımız zaman bu üç seçeneği de reddetmiyor. Oluşacak durumlara göre kendi seçeneğini belirliyor. ABD, Irak’ta IŞİD’in harekete geçmesiyle birlikte ortaya çıkan durum karşısında panik durum göstermedi, daha soğukkanlı bir yaklaşım gösterdi. Aynı zamanda askeri seçeneği reddetti. Maliki’ye “Daha çok, kapsayıcı bir durum içerisine girerseniz sizi destekleriz” gibi bir taahhütte bulundular. Maliki bunu reddetti. O zaman ABD’nin bu konudaki yaklaşımları biraz daha ileri gitmektir. Biraz daha ileri gitme durumu ise, kargaşa ve kaosun sürmesine göz yummaktır. Bu konuda hedefin sıkışması halinde kendi dediğini kabul ettirmeyi esas alacak. Eğer Sünniler ya da IŞİD olarak tabir edilen bu blokun mevzi kapması, çatışmalarda üstünlük ele geçirmesi, Şiilerin gerilemesi durumunda bu sefer Maliki bunu kabul etse de diğer kesimin bunu kabul etmeme durumu doğabilir. Kabul etmeme durumu doğarsa o zaman Irak’ın üçe bölünmesi temel gündem haline gelir.

Kürtler bunu büyük bir fırsat olarak görüyor. Sizce de öyle mi?

İşler sanıldığı gibi değil. Durum çok farklı. Reel politik açıdan bakıldığı zaman bütün bu gelişmeler bir biçimiyle tıkanmış Irak sisteminin önünün açılması ve herkesin biraz daha ileride kendisini ifade etmesinin imkanını sunuyor. Kürtler açısından 140’ıncı madde fiilen uygulanma haline geçti. Sorun bu maddeyle sınırlı kalmıyor. Bunu aştı. Şu anda Maliki kendisi 140’ıncı maddeyi kabulleniyor. Uygulanmasını da istiyor. Petrol konusunda da taviz verme aşamasına geldi. Şimdi bu reel politik durum sizin dediğiniz gibi ortaya çıkar. Bütün bu gelişmeleri şans olarak gören anlayışın bağımsız bir Kürdistan koşullarının olgunlaştığını ve bu olgunlaşan koşullar üzerinde bağımsız Kürdistan’ı ilan etme imkanlarının doğduğunu söylüyor. Bunu uluslararası durumla birleştirerek çok iç açıcı bir tablo oluşturuyorlar. Özelikle Mesut Barzani’nin son dönemlerde Avrupa’da yaptığı görüşmeler, Ortadoğu’da yaptığı görüşmeler, Türkiye ile yapılan görüşmelere bakıldığı zaman adeta burada bir Kürdistan’ın ortaya çıkmasına sanki ılımlı bakılıyor gibi mesajlar ortaya çıkıyor. Fakat esas tartışacağımız konu, Kürtler için ortaya çıkan bir fırsat ve bağımsız devletin nasıl bir devlet olacağı? Nasıl bir işlevselliğe sahip olacağı? Ortadoğu’da nasıl bir rol oynayacağı? Ortadoğu’daki dengelerin bunun karşısında nasıl bir pozisyon alacağıdır? Uzun vadeli düşündüğümüzde sanıldığı kadar bu reel politik durum çok büyük imkanlar sunmuyor.

Ne gibi?

Bir Ortadoğu gerçekliği var. Bu gerçeklikler içerisinde oluşmuş dengeler var. Bu dengeler, devletlerin, örgütlerin, ülkelerin içinde olduğu büyük bir karmaşayla izah edilebilir. Kürtlerin böyle bir fırsat görmesi aynı zamanda bu fırsatın daha da olgunlaşması için mevcut çatışmayı besleyen bir pozisyona girmelerini kaçınılmaz kılar. Madem bu bir fırsattır, o zaman ortaya çıkmış bu fırsatla mevcut çatışma ve çelişkileri besleyerek, karşıt olan güçleri zayıflatarak kendini yaratma gibi bir mantık ortaya çıkarır. Bu mantıkla hareket edilirse, bu adeta şu anda Irak’ta var olan çatışmaları daha da körükleyen, içinde yer alan ve bu konuda mevzi tutan pozisyonu kaçınılmaz kılar. Bu Ortadoğu savaşına girmek demektir. Aynı zamanda mezhep savaşının içine girmek demektir. Ortadoğu savaşına bu şekliyle girmek, mezhep çatışmalarına bu şekliyle girmek Kürtler için bitmeyen bir felaketin başlangıcı olabilir. Geçmişte bunun tecrübelerini yaşadık. Kimyasal silah dahil her türlü katliamın olabileceği bir zeminde yaşıyoruz. Canlı bombaların çok yoğun kullanıldığı, her türlü ölümün yoğun olarak kullanıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu konjonktürel durum bir imkan sunduğu kadar aynı zamanda ölümcül bir tehlike taşıyor. Bu ölümcül tehlikeyi görmek lazım.

İkincisi ise, mevcut durumun uluslararası bir konsept olduğunu, bölgesel güçlerin oluşturduğu bir konsept olduğunu ve Ortadoğu savaşına yol açacağını söylüyorum ben. O zaman kurulacak bir bağımsız devlet bu uluslararası planın dışında kurulamaz. Yani bu planı kurgulayan veya bu plana karşı olan güçler, bunun dışında bağımsız bir Kürdistan’ı kendi başına ortaya çıkması karşısında sesiz kalamazlar. Kürtlerin şu anda de fakto yapacakları bir durumları da yok. O zaman nasıl ortaya çıkacak? Kurulacak bağımsız bir Kürdistan devleti aynı zamanda Irak’ta kargaşa yaratan güçlerin daha çok Kürdistan üzerinde hakimiyetini, hegemonyasını daha güçlü olduğu ve onların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir devletin ortaya çıkmasına neden de olabilir. Neticede bunun belirtileri var. Örneğin, İsrail, Amerika, Avrupa ve son dönemde Türkiye ilişkilerine bakıldığı zaman bu ilişkiler sistemi içerisinde doğacak bir Kürdistan’ın nasıl bir Kürdistan olacağını şimdiden kestirmek çok zor değil.

ARAPLARIN VE İRAN’IN TAVRI ÖNEMLİ

Yine mevcut durumda aynı cephede ya da mevcut Irak kargaşasını yaratan özelikle Sünni Arap kesiminin böyle bir oluşum karşısında tepkilerinin ne olacağı da belirsiz. Böyle bir oluşum karşısında İran ve Şii çizgisinin yaklaşımının ne olacağı da belirsiz. Bütün bunları hesapladığımızda şöyle bir handikap çıkıyor; şu anda bağımsız bir Kürt devletinin ilan edilmesi durumunda doğacak olan Kürt devletinin daha çok Türkiye ağırlıklı ilişkilerin hakim olduğu, Türkiye’nin çok daha Güney Kürdistan’da baskın geldiği bir devlet olacak. Yani başından itibaren ipotek altına girmiş bir devlet olacak. Gene bununla birlikte Amerika ve İsrail çıkarlarının mutlak temsil düzeyini yaratması gerekiyor. Bu konuda güvenceler vermesi gerekiyor. Gene bunların kendi sistemlerini Ortadoğu’da inşa etmesinin imkanlarının sunulması gerekir ve bunun yürütücüsün güvencesi olması gerekiyor. Şimdi böyle bir ipotek altına girerse o zaman ne olacak, Türkiye’nin Kürtlere bakış açısını hepimiz biliyoruz. Yani Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde bir Kürt sorunun çözülmesi konusunda bu kadar çekimser, inkarcı yaklaşan bir devletin kurulacak bir Kürt devleti karşısında pozisyonu ne olabilir? Ya tümden ele geçirilmiş uydu bir devlete dönüştürür bunu ya da bugün böyle yaklaşsa bile ileride başına büyük felaketler getirecek bir potansiyel taşıyor. Öbür taraftan da ABD ve İsrail çıkarları Ortadoğu’da süreklidir. Yani bu yüzyılı alabilecek bir durumdur. Şimdiden bunların çıkarlarını temsil etmenin, ipoteği altına girmenin aynı zamanda 100 yıllık bir ipotek demek olduğu görülmelidir. Bu ipoteğin nelere yol açabileceğini de kestiremeyiz. Siyasal ve askeri olarak kestiremeyiz. Bu Kürtler için bitmeyen bir savaş olur. Ayrıca bunun dışında ekonomik sorunlar var. Petrol ciddi bir sorundur. Eğer bağımsız bir devlet kurulacaksa, Kürdistan’da var olan zenginlerin hangi ellerde toplanması ve bu toplanan ellerin Türkiye üzerinde hem de uluslararası güçler nezdinde nasıl faydalanabileceklerinin düzenlenmesi de gerekli.

SORUNLAR DAHA DA AĞIRLAŞIR

İran kesinlikle bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkışını kabul etmeyecektir. Kurulacak devletin sorunları çok var. Araplar sorunu var. Araplar bir biçimiyle ister Şia ister Sünni kanatlı bir hakimiyet sağlaması durumunda Kürdistan zenginliklerinden tümden vazgeçecekler mi? Anlattığım tabloda Türkiye ve Amerika devreye girdiğinde Arap çıkarları ortadan kalkıyor. Araplar şu anda orayı kendi mülkü ve egemenlik sahası olarak görüyor. O zaman, Kürtler için de fakto durum yaratan Araplar ile, Katar, Sudi, IŞİD, El Kaide dahil bunların yaklaşımı ne olacak? Peki IŞİD buna ne diyecek? Saddam geleneğini sürdürmek isteyen Baasçılar bu duruma ne diyecek? Bunu kabullenecekler mi? Kabullenmeyecekler. Bunun dışında da Sudi Arabistan ve Katar mevcut Arap zihniyetinden vazgeçecekler mi? Geçmeyecekler. O zaman bugün ittifak gibi görünen veya Kürtlere bir fırsat veren bu gelişmeleri yaratanların yarın bu gelişme karşısında dönüp tekrar Kürtlerle savaşmayacaklarının hiçbir güvencesi yoktur. Kerkük’ten vazgeçecekler mi? Ortadoğu’da hiç kimse Kerkük’ten vazgeçmez. Bir Kürt toprağıdır; bağımsız bir Kürdistan Kerkük’ü de içeren pozisyondadır. Bağımsız Kürdistan’da Kerkük’ün, Musul’un Arapların dışına çıkması Arapların kabul edebileceği bir şey değil. O zaman bir takım güçlere dayanarak kurulacak olan bir devlete karşıt güçleri de kendisiyle birlikte doğuracaktır. Bu karşıt güçler doğduğu zaman yine bir çıkar ve iktidar savaşı başlayacaktır. Şu anda İran bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmaması yönünde ültimatom vermiş durumda. O zaman tehlikeyi buradan görmek lazım. Konjonktürel olarak  fırsat görünen reel politik durum aslında kendi içerisinde birçok denklem ve tehlikeleri taşıdığını vurgulamak istiyoruz. Şimdi devlet kurulur kurulmaz, Kürtler gerçekten de özgürlüklerine tekabül edecek bir siyasal rejim kurarlarsa buna kimse karşı çıkmaz. Ama filli durumda yararlanarak böyle bir sürece girmek, sorunları çözmek, mevzi kazanmaktan ziyade var olanı kaybetme riskini de içerisinde taşıyor. Sadece reel politik duruma bakarak siyaset yapmak, stratejiler çizmek büyük yanılgılar taşıyabilir. Onun için buradan yaklaşımız önemli.

Kürdistan’a dönük tehlikeler karşısında tavrınız nasıl olur?

Ortada fiili bir durum var. IŞİD kimliğiyle bir hareketlilik gelişti. Bu hareketlilik Ortadoğu’nun tümünü yakacak bir kıvılcım gibidir. Bu kıvılcımın Kürdistan yansımaları kaçınılmazdır. Bu kıvılcım daha önce Rojava’da bir ateş gibi yanıyordu. Fakat Rojava ile sınırlı kaldığı için herkes buna sesiz kalıyordu. Buradan şu sonuç çıkıyor; IŞİD öncülüğünde Irak’ta ortaya çıkan patlamanın Rojava’yı nasıl etkileyeceği, Federe Kürdistan’ı nasıl etkileyeceği ciddi bir sorundur. Şimdi burada beli bir tutum sahibi olmak gerekiyor. İlla da hakim siyasetin çok doğru olması gerekmez. Burada bir ulusal yaklaşım var. Bir halkın savunulması yaklaşımı var. Burada kazanılan mevzilerin kaybedilmemesi var. Bunun için daha önce KDP ve YNK’ye yaptığımız destek çağrısını yeniliyoruz. Kürdistan topraklarını korumak, Kürdistan’a gelecek saldırılar karşısında göğüs germek, Kürt halkını katliamlardan koruyabilmek için böyle bir yaklaşım zorunludur. Önce ulusal açıdan bakmak gerekiyor. Kazanılan mevziler açısından bakmak gerekiyor. Halkın can güvenliği açısından bakmak gerekiyor. Böyle baktığımız zaman bizim Kürdistan’a gelebilecek hiçbir saldırıyı dışarıdan izleme gibi bir lüksümüz olamaz. Bütün o Kürtlük adına ortaya çıkan kazanımları korumak bizde temel bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımı daha önce de Kürtler arası ortak bir oluşumu yaratmak biçiminde ifade ettik. Ulusal birlik kongresi diye ifade ettik. Ulusal kongreyi, siyasal birlik hatta askeri birlik noktasına götürme yönünde çalışmalarımız var. Onun için KDP’ye de YNK’ye de, PYD’ye de başvurduk. Herkes neyi talep ediyorsa biz onu karşılamaya hazırız. Hatta bazı stratejik noktalara güç kaydırmaya da hazır olduğumuzu söyledik. Ancak aldığımız cevaplar çok ilginç. “Bu çok iyi bir yaklaşım fakat şu anda acelesi yok, ihtiyaç yok, memnun olduk” biçiminde oldu. Şimdi burada bir sessizlik var. Ancak buradaki mevcut tüm güçlerle aynı görüşte olduğumuz, her konuda anlaştığımız anlamına gelmez.

Bağımsız Kürdistan fikrine katılmıyor musunuz?

Bizim mevcut duruma bakış açımız, sorunlara yaklaşımız, sorunları çözme biçimimiz temelden farklı. Kürtlerin temel amacı bir ulus devlet olmamalı. Kürtlerin kendi özgürlüklerini başkalarının egemenliği altında inşa etme gibi bir şansları yok. Böyle bir özgürlük ortaya çıkamaz. O zaman yapılması gereken, bağımsız ve özgürlüğü temel alan bir Kürt politikasının, birliğinin oluşması gerekiyor. Bunun oluşması halinde bölge sorunların çözümünde Kürtlerin nasıl politika yapması gerektiği ikinci tez olarak ortaya çıkar. Bu konuda herkes farklı yaklaşım içindeyken, biz çatışmalardan çok herkesin daha çok demokratik yaklaşımla özgürlüklerini güvenceye aldığı bir sistemi ortaya çıkmasını esas alıyoruz. Sadece konjonktürel ortaya çıkmış bir durumla veya bu durumun haberleştirilmiş biçimiyle meseleye yaklaşıldığı zaman büyük bir yanılgı içine düşersin. Büyük bir fırsat, sevindirici bir fırsat gibi herkes ayağa kalkıyor. Daha başka örnek vereyim, Saddam yıkıldığı zaman da aynı çılgınca yaklaşımlar söz konusu oldu. Hem Türkiye hem de Kürdistan’da aydın kesimler konuyu nasıl yorumladılar? Büyük bir fırsat çıktı, Kürtler özgürlüklerine kavuştu. Peki Amerika’nın istila ettiği bir Irak’ta Kürtler nasıl özgürlüklerine sahip olacaklar? Dünya sisteminin jandarması tarafından istila edilen bir yerde Kürtler özgür olabilir miydi? Bunula yetinilmedi bir Kürt milliyetçisi yaklaşımıyla “bu iş bitmiştir” İran’ı vuracak orada Kürdistan kurtulacak, Suriye’yi vuracak orada Kürdistan kurtulacak sıra Türkiye’ye gelecektir. Böyle söylediler. Peki, ne oldu? Kaç yıldır Ne İran vuruldu, ne de Suriye yıkıldı. Eskisi gibi devam ediyor. Eskisi gibi devam eden durum hala mevcut, ortaya çıkan durumu meşrulaştırmadığı gibi daha da muğlaklaştırarak ne olacağı belirsiz bir noktaya sürüklüyor işleri.

Anlattıklarınızdan yola çıkarsak, Ortadoğu için ulus devleti çok geri bir hedef olarak anlıyoruz…

Çok geri. Buna reel politik diyorum. Reel politiğin ortaya çıkaracağı ve herkesin çok beğendiği büyük bir fırsat büyük bir maceradır. Bunun bedeli de çok ağır olabilir. Kürdistan’ın özgürlüğü ulus devletle ifade edilemeyeceği ancak demokratik birlikler temelinde, esaslar, özgürlükler üzerine inşa edileceği tezine dayanmak gerekiyor. Ama benimsemediğimiz anlayışları bile savunmak zorundayız. Kimse bizi bundan dolayı men edemez, hor göremez.

Alternatif ve çözüm öneriniz ne?

Mevcut durumun çözüm olmadığını söylüyoruz. Ne İran’ın politikası çözüm geliştirebilir ne Arapların; şu anda ne Sünni mezhebine dayalı politikalar çözüm geliştirebilir ne Türkiye’nin mevcut politikaları çözüm geliştirebilir. Bunların tümü adeta geçen yüzyıldaki Ortadoğu’nun biraz güncelleşmiş bir halidir. Onu çok aşan bir sonuç ortaya çıkarmıyor. Uluslararası politika ise, kapitalist modernitenin yeniden tesisinden başka bir şey değil. Özgürlükleri ve demokrasiyi içermeyen bir politika. Kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarını kurmanın peşindeler. Çözümü aramanın en doğru yolu, Ortadoğu gerçeğini çok iyi kavrayıp bu gerçeklik içerisinde halkların özgürlüğünü ve çıkarını temel alan bir yaklaşımla beli bir ideolojik, politik oluşum yaratmak gerekiyor. İdeolojik olarak kesinlikle egemenlikçi, iktidarcı, devletçi, tekelci yaklaşımlarla çözüm olamaz. Bunlar sürekli savaş ve çözümsüzlüğün temelinde rol oynuyorlar. Bunun Ortadoğu toplumlarına yansıması ise büyük bir sınıflaşma ve sömürüye neden oluyor. Bölgesel zenginliklerin tek elden toplanması ve talan edilmesine neden oluyor. Halklara özgürlük temelinde yaklaşarak sorunu çözmenin daha doğru, daha mantıklı, daha çözümleyici olduğundan hareket etmek gerekiyor. Suriye içinde, Türkiye içinde, İran içinde, Irak içinde geliştirdiğimiz bir yaklaşım var. Ne diyoruz, ayrılıp bağımsız devlet kurmak yerine mevcut siyasal sistemin demokratikleştirilmesi, demokratik siyasetin önünü açılması, özgürlüklerin önünün açılması temelinde çözümün daha kapsayıcı olduğunu söylüyoruz. İkincisi ise farklılıkların kendisini özgürce ifade etmesi, örgütlenmesi meşruiyeti üzerinde demokrasinin ancak gelişebileceğini söylüyoruz.

Peki bu neye yol açacak?

Bu başkası üzerinden çıkar hesabı yapmayan bir yaklaşımdır. Başkası üzerinde çıkar hesabı yapmayanın savaş diye bir sorunu yoktur. Başkasıyla düşmanlık yapma diye bir sorunu yoktur. Bu savaşların önüne geçiyor. Sorunların çözümünde savaş temel bir araç olmaktan çıkıyor. Siyaset ve demokrasi ve demokratik siyaset temel çözüm gücü olarak devreye giriyor. Burası çok önemli. Bunun içinde var olan devletleri reddetmemekle onları beli bir çözüm noktasına getirerek, demokratikleşmeyi hedef haline getirdik. Türkiye’de Kürtlerin çok ileri düzeyde haklarını savunan pozisyonumuzdan vazgeçmiyoruz. Temel referansımız özgürlüktür. Devlet özgürlük değil. Biz devleti özgürlük olarak algılamıyoruz. Devlet kölelikten başka bir şey değildir. İktidar kölelikten başka bir şey değil. Aynısını Suriye’de yapıyoruz. Şu anda rejim büyük bir tehlikede, yıkılması an meselesi olduğu halde mevcut muhalefet ise hiç kimseye bir hak vermeden her şeyi İslami esaslara göre tahakküm altına alacağını söylüyor. Biz Rojava bölgesinde demokratikleşme ile çözüm gücü oluyoruz. Eğer reel politik olarak yaklaşsak Rojava’da devlet ilan etmememiz için hiçbir neden yok. PYD niye devlet ilan etmiyor? Eğer devlet ilan edilirse bunun bedelleri vardır. Nedir bu bedel? Savaşmaktır. Peki savaş neye yol açacaktır? Kürdistan’da katliamlara yol açtığı kadar, Kürtlerin gidip başkalarını vurmaktan başka çaresi olmayan bir yola girmesi demektir. Bu çözüm geliştirmez. Savaşı, düşmanlığı körükler. Yüzyıllara, binyıllara yayılacak düşmanlığın tohumlarını atar. Demokratik Suriye içerisinde Kürt sorunun çözümü esas alınmalı diyoruz. Bunu söylerken de gidip başka bir devlete angaje, entegre olmuş bir çözüm değil. Yani demokratik özerklik diye tabir ettiğimiz, kendisini özgür kılmış, kendisini özgürce yöneten, toplumsal tercihlerini hayata geçirebilmenin demokratik özerkliği temelinde ve bunun kabulü üzerinden halkların birliğini temel alıyoruz. Çünkü biz kendimiz için öngördüğümüz özgürlüğü başka halklar için de düşünüyoruz. Eğer Rojava’da Kürtlerin özgürlüğünden söz ediyorsak Araplar da en az Kürtler kadar bu özgürlüğe muhtaçtırlar. Peki onlara özgürlüğü vadetmek yerine savaşı vadetmek doğru mudur? Buna gelmiyorlarsa o ayrı bir sorun. Türkiye’deki mevcut çözümle bunun arasında ki bağı görmek gerekiyor. Aynı durum Irak için de ortaya çıkıyor. Ortadoğu’da reel politik bir durum çıktı. Bu durum Kürtler için muazzam imkanlar sunuyor. Doğrudur, muazzam imkanlar sunuyor ama tehlikeler de sunuyor. Ne bu mevcut durumun imkanlarını kabul edelim ( çünkü bu imkanlar büyük bir belaya yol açacak, felakete yol açacak) ne de kendi özgürlüğüm adı altında başkalarının felaketine yol açalım. Bu ikisi de yanlış. Kendini özgür kılmak başkalarının felaketi üzerinde gerçekleşemez. Kürtlerin yaklaşımları çözümleyici esas üzerinde olmalı. Yani kendi özgürlüklerinden vazgeçmemeli ama halkların parçalanmasından yana da eğilim göstermemeleri gerekir. Parçalanmayı değil birliği esas alması gerekiyor. Eğer bu esas alınırsa mezhepler de özgür olacak, inançlar özgür olacak, dinler özür olacaktır. Sosyal topluluklar özgür olacaktır. Herkes özgür olacaktır. Herkesin kendisini geliştirme fırsatını bulduğu bir yerde herkes birlikte yaşamanın ortak paydalarını bulunacak ve herkes kendisini özgürce yönetecek. Özgürce kendisini ifade etme hakkına kavuşacaktır. Çözüm burada ortaya çıkacaktır.

Musul’daki Türk konsolosluğunda yaşananları nasıl yorumluyorsunuz?

IŞİD hareketi gelişmeden önce herkesin haberi var. Bunun gizli saklı yönü yok. Her şey Ürdün’de tartışılmış ve tüm bilgiler satılmış. Herkes bilgilidir. Türkiye ise bu hareketin arkasındaki temel güçlerden biridir diyoruz. IŞİD ile ilişkileri kesindir. Şimdi IŞİD ile ilişkileri kadar Sünni kesimle de ilişkileri ileri düzeydedir. İzzettin El Duri diyoruz ama Duri’nin temsilcisi daha önce Maliki’den kaçan Tarık Haşimi Türkiye’dedir. Peki Sünnilerin içinde yer aldığı bir hareket bu şekilde gelişiyorsa Tarık Haşimi bunu Türkiye’ye söylemedi mi diyorsunuz? Bundan haberi yok muydu? Türkiye bağımsız hareket ediyorsa niye bir milyon kişi göç ederken, konsolosluk o kadar rahat ve kendisini güvencede hissediyor? Türk konsolosluğu kuşatıldıktan sonra, neden hiçbir çatışma olmadan teslim oluyor? Çuval meselesini hatırlayın. Türkiye için çok büyük bir onur meselesi haline getirildi. O zaman Musul’daki çevik kuvvet niye bu kadar kolay teslim oldu? Herhalde teslim olmadan önce kullandıkları bir telefon, araç vardır. Türkiye bu oluşumun içerisinde daha güçlü olabilmek için konsolosluğun bu şekliyle orada kalması daha iyi görüldü. Ve onun için de IŞİD’i ciddiye almadılar. Tehlike olacağını ciddiye almadılar. Kimsenin kendilerine bir şey yapacağını ciddiye almadılar. Bu konsolosluğu değerlendirmek istediler. Ama beklenmedik bir şey oldu; IŞİD kontrol dışı bir harekete dönüşebilir. Çünkü IŞİD’in hedefleri ile bunların amaçları aynı değil. Ama IŞİD ile olan ilişkilerine güvenerek bir tehlike olmadığını düşündüler. Ve kamuoyuna böyle yansıttılar. Geldiler, gelecekler, alacağız… sorun yok, güvendeler dediler ama bir türlü bunun sonu gelmiyor. Üstelik esir sayısı arttı. Bazı bilgilere göre, IŞİD konsolosluk görevlilerini Suriye’ye götürdüğü söyleniyor.

Bölgesel bir güç olarak İran’ın durumunu değerlendirir misiniz?

Bölgesel açıdan İran’ı hafife almamak lazım. Ortadoğu krizi bu şekilde sürerse, İran bu krizinin bir cephesinin lideridir. Sorun Maliki değil burada. Sorun Maliki olsa, Maliki’nin yıkılması kadar kolay bir şey yok. Maliki’nin şu anda askeri, siyasi gücü böyle bir savaşı yürütecek pozisyonda değil. Herkesin üzerine çullandığı bir yerde Maliki’nin bütün bunlara karşı direnmesi mümkün değil. Maliki’yi ayakta tutan bölgesel ilişkiler var. Bu ilişkiler çok önemli. Mesela bu ilişki Suriye’deki mevcut rejime sürekli kan veriyor. Ne kadar zayıf düşerse düşsün Suriye’nin şu anda ayakta kalması Maliki’nin iktidarda kalması için muazzam bir politik durum arz eder. Hatta askeri durumda arz eder. Yarın Suriye’nin devreye nasıl gireceği beli değil. Her ikisi çıkarlarını birleştirerek ortak bir askeri eğilim içerisine de girebilirler. Öbür tarafta İran ise, mevcut durumun öncelikle muhatabı kendisini görüyor. Yani şu anda Irak’ta gelişen bütün bu olaylarda direk hedefin kendisi olduğu ve muhatabın da kendisi olduğunu düşünüyor. Ama İran’ın bir tarzı var. Böyle yaklaşsa bile cepheden kendisine ilan edilmiş bir savaş pozisyonu ile sürece girmez hiçbir zaman. İran bütün bağlantılarını ve güçlerini kendisini gizleyerek öne sürerek savaşı yürütür. Bugün Suriye’de yürütülen savaş içerisinde İran’ın tutumu belirleyicidir. Rejimin yıkılmamasında İran’ın tutumu belirleyicidir. Orada harekete geçirdiği güç odakları farklı bir İran’ı yerine getiriyorlar. Burada da aynı durum ortaya çıkacak. Bir yandan Maliki’yi ayakta tutmaya çalışırken, diğer tafta Ortadoğu’daki  diplomasi ve siyasi dengeleri oluşturup birçok gücü harekete geçirebilecek, bir çok gücü savaşın içine çekebilecek politikayla bu savaşı kendi topraklarına taşımadan Irak’ta meseleyi çözmek isteyecektir. İran’ın bu konuda başka tedbirleri de var. Kudüs Tugayları çok önemli. Daha çok bölge düzeyinde İran operasyonlarını yapacak temel güçtür Kudüs Tugayları. Dış politika yürüten, operasyonları yürüten, askeri işleri organize eden en temel güç konumdadır. Son dönemlerde İran’da ki hareketlilik daha çok Kudüs Tugayları’nın böyle bir çatışmaya doğru yeniden düzenlendiğidir. Çatışmaların gelişmesi durumda İran kendisinde tehlikede hissetmenin politik avantajıyla rahatlıkla Irak’a girebilir. Gizlemeden de girebilir. Çünkü Irak’ı yıkmak demek, bu Ortadoğu ateşini götürüp İran’ın ortasına bırakmak demektir. İran hiçbir zaman bu ateşi getirilip kendi içine bırakılmasına müsaade etmeyecektir. Bunun için sonuna kadar direnecek. Ateş topunun olduğu yerde yanmasını sağlayarak, bu hamleyi boşa çıkarmak için her şeyi yapacaktır. Bu anlamda Türkiye nasıl IŞİD ve benzeri güçlerle girmiş olduğu ilişkilerle kendisini yeniden Ortadoğu’da ifade etmenin büyük fedakarlıklarını yapıyorsa, büyük direnişini yürütüyorsa İran, Türkiye’den 10 kat fazlasıyla bunun karşı direnişi içerisindedir.

Son olarak İran- Türk ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarih boyunca ilişkileri hep sorunludur. Bunun tarihsel kökenleri ve nedenleri var. Bu Osmanlı döneminde kalma bir gelenektir. Bir yanıyla imparatorlukların çatışması eksenlidir. İkincisi Türkiye’deki mevcut iktidarın kendisine temel aldığı mezhep Sünni mezhebi ile İran’ın kendisine temel aldığı Şii mezhebi Ortadoğu’daki jeopolitik durumun temel ideolojik yaklaşımıdır. Dini jeopolitiğini göz ardı ederek sadece siyasi bakış açısıyla Ortadoğu’yu anlayamazsın. Hem tarihsel hem de son dönem konumlanmasına bakıldığı zaman her ikisinin hedefi ve yürüyüş kulvarları farklıdır. İran daha çok ideolojik ve politik olarak bir Ortadoğu hegemonyası talepçisi olarak sürekli politika yapar. Şii mezhebi ve Şii kitlesi üzerinde Ortadoğu hegemonyası oluşturmak isteyen bir çizgi izlerken, Türkiye daha çok Avrupa eksenli oluşumu temel almıştır. Birisi daha çok bölgesel bir yaklaşım olarak güç oluşturarak bu güçle uluslararası ilişkilere girmek isterken, diğer uluslararası ilişkilere dayanarak kendi mezhepsel çıkarlarını ifade etmek istiyor. Bu İran ile Türkiye arasında muazzam bir çelişkidir. Bunun tarihsel olarak yarattığı güvensizlik var. Ayrıca güncel politikada ortaya çıkan sonuçların güvensizlikleri var. Bunu hiç kimse kısa bir görüşmeyle çözemez. Onun için algı yanlış bu konuda.  Yine Türkiye ve Suriye için Rojava stratejik bir noktadır. Ortadoğu’nun tümü için stratejiktir. Şimdi bu Irak’a kayıyor yavaş yavaş. Ama gene de stratejik değerini kaybetmedi bu konuda. Türkiye Ortadoğu’da Sünni temelli geliştirmiş olduğu ilişkiler üzerinden mücadelesini veriyor. İran’a bakıldığı zaman bunun tam tersi. Böyle bir gelişmeye karşı her şeyi göze alarak mücadele eder. En somut örneği, Suriye savaşında İran ile Türkiye adeta karşı karşıya savaşan iki temel güçtür. Kimisi  tetikçilerle savaşlarını yürütürken, kimisi mevcut rejimi destekleyerek ve fiilen ekonomik ve askeri yardımlar sunarak bu savaşı yürütüyorlar. Suriye her ikisinin de kırmızı noktasıdır. Kırmızı noktadan Türkiye vazgeçerse Ortadoğu hakimiyetinde gevşeme kabul etmesi demektir, İran vazgeçerse Şii mezhebin ele ayağa düşmesine kadar neyin olabileceğini kestiremeyeceği bir durumu kabul etmesi demektir. Bunların bu konuda uzlaşması mümkün değil.

Bu yetmiyormuş gibi bir de Irak’taki durum ortaya çıktı. Şiilerin hakim olduğu bir iktidar ortadayken, bu iktidarı yıkmak isteyen Sünni ve bu Sünnilerin arkasında Türkiye’nin olduğunu bilen bir İran var. Böyle bir durumda Ortadoğu’da düşmanca karşı karşıya gelmiş bu iki ülke hangi diplomatik görüşmelerle bu sorunu çözecekler? Bu sorun diplomatik bir görüşme ile çözülecek sorun değil. İkisinin arasındaki sorunu çözecek tek şey savaştır. Başka bir şeyle çözemezler. Görüşmeleri tabi diplomasi olacak ama nasıl bir diplomasi? Kendi çıkarlarını karşılıklı birbirlerine daha çok kabullendirmenin yaklaşımıdır. Bununla birlikte birtakım ekonomik çıkarları da öngören ilişkilerdedir. İran Cumhurbaşkanı’nın Türkiye gitmesinde hangi siyasi kararlar alındı? Kamuoyuna hiçbir şey yansımadı. Ama biz bunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Irak, Suriye, Rojava ve Kürtler tartışıldı. Bu konuda bir araya gelmeleri mümkün değil. Biri Suriye’nin yıkılmasının talep ederken, diğer Suriye’nin iktidarda kalmasını talep etti. Birisi mevcut Irak’taki rejim çatısı altında herkesin birleşmesini talep ederken öbürü Irak’ın parçalanmasını talep etti. Bunu kamuoyuna yansıtacakları halleri yoktu. Yansıtırlarsa her ikisinin toplumda yaratmış olacağı psikolojik durum büyük bir savaş dalgasını, toplumsal altüstler oluşları getirebilirdi. Bunu yansıtamazlar. Neyi yansıttılar, sadece Türkiye’nin Irak’ta aldığı doğalgazın daha ucuza mal etmenin ısrarları, İran’ın ise reddettiği biliniyor. Askeri, siyasi, ekonomik ve dinsel açıdan bakmak çok önemlidir. Bunlar bakmadan kiminle neyi görüşeceğini bilemezsin.

BEHDİNAN 06.07.2014 08:01:25
KCK Yürütme Konseyi üyesi Rıza Altun,

http://firatajans.com/news/guncel/kurtluk-adina-cikan-kazanimlari-korumak-temel-yaklasimimiz.htm

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s