Ermeni Soykırımının Provası: 1913-14′de Rum “Tehciri” – Kadir Akın

Ermeni Soykırımının Provası: 1913-14′de Rum “Tehciri” – Kadir Akın

2015, İttihat Terakki Hükümeti önderliğinde Ermenilere uygulanan soykırımın 100. yılı olması münasebetiyle epey hareketli geçeceğe benziyor. Dile kolay, tam 100 yıldır, 1 milyondan fazla Anadolu Ermenisini sürgün yollarında acımasızca katleden İttihat Terakki yönetimi ve bu suçun ortağı onun devamcısı Türkiye Cumhuriyeti, bu sorundan kaçacağını, tarihin karanlık labirentlerinde unutturacağını sanıyor ve bu sorunla yüzleşmeyeceğini varsayıyordu.

Taner Akçam’ın 2008 yılında yayımlanan, Ermeni soykırımını arşiv belgelerine dayanarak anlattığı “Ermeni Meselesi Hallolunmuştur” isimli kitabı, 1919 Nisan’ında soykırım nedeniyle açılan davada yargılanıp idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in mahkemesinde yazılı olarak ifade veren Boğazlıyan Müftüsü Abdullahzade’nin şu satırlarıyla başlar: “Erkekler tutuklanıyor ve sürgüne gönderiliyorlardı, fakat nereye gönderilmekteydiler? Hiç kimse bu konuda bir şey bilmiyordu. Sonunda işittik ki; onları öldürüyorlardı. Erkeklerin ardından, kadınlar ve çocuklar da sürgüne gönderildi ve katledildi…”

Aslında son yıllarda yayımlanmış ve her biri soykırımdan tesadüfen kurtulmuş tanıkların hikayeleriyle dolu onlarca kitabın özeti olan bu sözleri, Boğazlıyan Müftüsü, Kaymakam Kemal’in yüzüne karşı mahkemede söylemişti

Geçtiğimiz hafta Agos gazetesinde, Tarihçi Ümit Kurt ve gazeteci Alev Er’in Paris’teki Nubaryan Kütüphanesi’ndeki araştırmaları sırasında, yeni bir belgeye ulaştıkları haberini yayınlandı.

Haber: “Dönemin en önemli Ermeni yazarlarından Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu’nu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 11 sayfalık rapor, 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı korkunç muameleyi anlatıyor” diye devam ediyordu. Haber sosyal medyada epey bir karşılık buldu ve insanlar okudukları karşısında sarsıldılar.

Ermeni soykırımıyla yüzleşme kaçınılmaz

Benzer haberleri ve tanıklıkları soykırımın 100. yılı vesilesiyle önümüzdeki aylarda da bolca duyacak ve okuyacağız. Enteresan olan ise soykırımın üzerinden 100 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Ermeni halkına yapılan gaddarlıkların Türkiye’de sınırlı bir kitle tarafından biliniyor olması. Kuşkusuz yakın zamana kadar soykırım suçunun işlendiği dönemin arşivlerini açmayan, açtığı arşivler üzerinde ise hala denetimi sürdüren, soykırım ve katliamın vahşetini tanıklıklarla anlatan kitapları yasaklayan, toplatan Türkiye Cumhuriyetinin, yasakçı ve baskıcı tutumu bunda büyük etken. Ne var ki Türkiye’nin geçtiğimiz yüzyılın başında gerçekleştirilen Ermeni soykırımı ile yüzleşmesi kaçınılmaz bir durum.

Bugüne kadar; arşivleri açmayarak, belgeleri imha ederek, yalan söyleyerek, masa başında üretilmiş “belgelerle” dezenformasyon yaparak, olmuş olandan kurtulacağını sanması da işlediği suçların bir tür devamından başka bir şey değildi.

İttihat Terakki önderliğinde girişilen bu soykırım, Balkan savaşı ve Sarıkamış hezimeti sonrasında Anadolu’yu, tamamen Türkleştirmek ve her türlü mezhebe bağlı tüm Hıristiyanlardan temizlemek amacını taşıyordu.

Son derece planlı biçimde Dahiliye Nazırı Talat Paşa tarafından gün be gün şifreli telgraflarla yönetilip, sonuçlandırıldı. Fuat Dündar’ın “Modern Türkiye’nin Şifresi” adını verdiği 2006 yılında yayımlanmış kitabında deşifre edilen şifreli telgraflarla soykırımın Talat tarafından nasıl bir titizlikle sürdürüldüğü anlatılmaktadır. (Çok önceleri Vahakn N. Dadrian’ın soykırımı anlatan ve kanıtlayan kitapları yayımlanmıştı.)

Kendisi bir dönem Selanik’te telgraf memuru olarak çalışan Talat, sonunda bir telgraf aparatını evine bağlayarak soykırımı gece-gündüz takip etmiş, sadece Ermenilerin Der-zor gibi yaşamaları olanaklı olmayan çöllük bir bölgeye sürülmesini, yollarda öldürülmesini, yol kenarlarında biriken cesetlerin ortadan kaldırılmasını ve geriye kalan mal varlıklarının envarterlerinin düzenli tutulmasını takip etmekle kalmamış, Balkanlardan gelen Müslüman muhacirlerin de Türklerin arasına uygun oranlarda yerleştirilerek onların “Türkleştirilmesi” içinde yüzdelere dayalı planlar yapmıştı. Üç ayda bir şifresi değiştirilen telgrafların kimisinin sonunda, okunduktan sonra imha edilmesi de istenmekteydi.

1913-14 yıllarında kıyılar Rumlardan temizlendi

Ağırlıklı olarak kıyı şeridinde yaşayan Rumların sistemli olarak sürgün edilmeleri 1911′li yıllarda başlamışsa da, 1913 ve 14 yazında bu tehcir büyük rakamlara ulaşmış, Balkanlardan kitleler halinde gelen Müslüman muhacirlere yer açabilmek içinde bu belli bir plana bağlanmıştı. İttihat Terakki’nin iktidarı tümüyle eline aldığı 1913 yılından sonra Hükümet, Teşkilatı Mahsusa (Enver’e bağlı özel istihbarat) ve parti kadrolarının tümüyle koordineli çalışmalarıyla yürütülen Rum tehciri, daha sonra gerçekleştirilecek Ermeni soykırımına da tecrübe ve deney oldu.

İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti adıyla Ermeni soykırımında koordinasyonu üstlenen kurumun başkanı, daha önce Türk-Yunan nüfus değişiminde görev almış olan Şükrü Kaya’dır.

Birinci Dünya savaşı öncesinde “dahili düşmanlardan” kurtulmak ve kıyı şeridini daha güvenli hale getirebilmek için başlatılan bu sürgün, Yunanistan ve Bulgaristan’dan Balkan savaşı nedeniyle göç etmek zorunda kalan Müslüman ahalinin yaşadığı zorlukların bilinçli biçimde abartılıp, manipüle edilmesiyle tam bir vahşete dönüştü.

Kıyılarda yaşayan Rumların, düşman denizaltılarına düzenli istihbarat verdikleri söylentisiyle Rum köyleri kuşatılmış, zorla para alınmış, keyfi tutuklamalar, cinayetler, evlere ve topraklara el koymalar devam etmiştir. O döneme ait İstanbul Rum Patrikhane raporlarında sayısız belgeye bugün de ulaşmak mümkündür. 1913-1918 arası Osmanlı’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) elçiliğini yapmış Morgenthau “Türkler, Rumlara, Ermenilere karşı uyguladıkları yöntemi uyguladılar. Onları Osmanlı Ordusu’na aldılar, işçi (amele) taburlarına aktardılar… Bu Rum askerlerinin binlercesi, Ermeniler gibi soğuk, açlık ve öteki yokluklar yüzünden öldüler… Rumlar her yerde gruplar halinde toplandılar. Türk jandarmalarının sözde koruyuculuğu altında, genellikle yaya olarak, iç bölgelere taşındılar” diye yazar.

İttihat Terakki gerçekten de tehciri bir kaç kademede gerçekleştirdi. Önce Rumları kıyılardan iç bölgelere sürgün etti, sürgün edilen yerlerde Müslüman ahaliye göre oranlarının yüzde 5, en fazla yüzde 10 olmasına dikkat etti ( bu oranlar Ermeni soykırımında da titizlikle uygulandı), ama sürgün edilen yerde de rahat bırakmayarak tümüyle Anadolu’dan “yabancı ur” diye tanımladığı Hıristiyan topluluğu söküp attı.

Bunu yaparken de Girit’ten ve Balkan’lardan gelen Yunanca bilen muhacirler, Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla kullanılarak, Yunanistan veya Rum kilisesinin elemanı görüntüsünde, “Yunanistan’a topluca gitme” propagandası yapılmış, güya gönüllü gidişler organize edilmeye çalışıldı.

Esasen “güvenlik” nedeniyle başlatılan bu tehcirin, daha sonra gelecek Ermeni soykırımının sonuçlarında olduğu gibi sermayenin “Türkleştirilmesine” de hizmet ettiği çok açık.

Şifreli telgraflar

Gerek İstanbul Rum Patrikhanesinin, gerekse Yunanistan’ın Avrupa devletleri nezdindeki itiraz ve protestoları ve Yunanistan’ın bu kıyımı savaş sebebi sayacağını açıklaması, sürdürülen tehcirin Hükümet uygulaması değil de “ Muhacir çeteler” tarafından gerçekleştiriliyor algısı yaratıldı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın denetimindeki bu çeteler kimi zaman göstermelik soruşturmalara da uğradı.

Anadolu’nun Türkleştirilmesi konusunda İttihat Terakki’nin en büyük akıl hocasının Alman uzman ve Askeri yetkililerin olmasına rağmen, Almanya’nın başlaması muhtemel Birinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan’ı karşısına almama, hatta yanına çekme politikası sonucu, Rumlara uygulanan tehcire en büyük tepki de zaman zaman Almanya’dan geldi.

Değişik kaynaklara göre ortalama olarak Ege, Trakya ve Karadeniz’den 1 milyon 200 bin Rum (Birinci Dünya Savaşı öncesi rakamlarla 1.5 milyondan fazla) bu topraklardan gönderildi.

1913′de başlayan Rumlara dönük tehcir, 1922-24 yılları arasında uygulanan mübadele ile devam etti. Alexander Papadopoulus’un Pencere yayınlarından 2013 yılında yayımlanan kitabı da, bu kitaba Türkçe ön söz yazan Sait Çetinoğlu’nun paylaştığı şifreli telgraflar da, Rum Tehcirini kanıtlar nitelikteki belgelerdir.

İttihat Terakkinin başlattığı Rum’lara dönük “tehcir” onun devamcısı Türkiye Cumhuriyeti tarafından sürdürüldü. 1942 yılındaki varlık vergisi, 1955 yılında artık Milli İstihbarat’ın oynadığı rolün tümüyle açığa çıktığı 6-7 Eylül olayları, 1964 yılında Başbakan İnönü’nün imzaladığı kararname ile 12 bini aşkın Rum’un sınır dışı edilmesi ve 1974 yılındaki Kıbrıs’ın “barış harekatı” adıyla işgal edilmesiyle birlikte son kalan Rumlar da bu topraklardan gittiler.

1965 yılında Kurtuluş (Tatavla) semtinde babasının işlettiği odun-kömür satış deposunu çok ucuz bir fiyata Erzincanlı birisine satıp Atina’ya gitmek zorunda kalan bir Rum dostumun söyledikleri hala kulaklarımda.

“Sizinkiler bize Almanların Yahudilere yaptığını yaptılar. Milli Türk Talebe Birliği’nden gençler gelip, babamın dükkanının önünde nöbet tutuyor ve alış veriş yapanlara, “Bir Rum’la ticaret yaptığının farkında mısın?” diye soruyorlardı”

Şimdilerde bu topraklarda yaşayan Rum sayısının 2 bin 500 kadar olduğu rivayet ediliyor… Rumlara ve Ermenilere yapılan bu kadar insanlık dışı uygulamalardan sonra dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı, kendisine hangi sıfatlarla hakaret edildiğini anlattığı bir televizyon programında, “Affedersiniz bana Ermeni dediler” diyebiliyorsa, Rum tehciri de, Ermeni soykırımı da hala devam ediyor demektir…  (Kadir Akın – Bianet)

image

Rojava’daki MLKP savaşçıları: Gelin ve devrim için savaşın

Rojava’daki MLKP savaşçıları: Gelin ve devrim için savaşın

Rojava’da devrimi savunan MLKP savaşçıları ETHA’ya konuştu: Bu devrimin destekçisi değil, bileşeniyiz, içindeyiz. Uzak kalınca sorular büyür, cevaplar flulaşır. Gelin, devrimi görün, hissedin ve katılın. Rojava’da savunma birlikleri içinde yer alın, MLKP saflarına katılın. Bunun için MLKP’li olmak gerekmiyor. Patimizin bayrağı altında mücadele edebilirler.

ROJAVA (Arzu Demir)- Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) savaşçıları, iki yıldır Rojava devriminin inşasında ve savunulmasında görev almak için Rojava’da.

YPG/YPJ’li olarak doğrudan cephede yer alan MLKP savaşçıları, son olarak IŞİD’in katliamlarının yaşandığı Şengal dağına da giderek, YPG ve HPG ile birlikte halkın savunulmasını üstlendi.

MLKP, Rojava devriminin savunulması sırasında genç savaşçısı Serkan Tosun’u şehit verdi.

MLKP savaşçıları neden Rojava’da? YPG ve YPJ içerisinde nasıl yer aldılar? Devrimin sorunları olarak neler görüyorlar? Rojava’nın ardından neden Şengal’deler? Devrimcilere çağrıları ne?

ETHA’nın sorularını MLKP savaşçılarından Özgür Şoreş, Seydo Koçer, Serkan Çiftçi ve Mustafa Dağ yanıtladı.

Komünist savaşçılar, Rojava devriminin destekçisi değil, parçası oldukları için Rojava’ya geldiklerini anlattı, “Bu devrim bizim devrimimiz” dedi. Partilerinin Ortadoğu devrim programını anlatan savaşçılar, Ortadoğu’daki yeni gelişmelerin ezilen halkların mücadelesi için yeni olanaklar sunduğunu hatırlattı, “Bu şansı devrimciler kaçırmamalı” mesajını verdi.

MLKP savaşçılarının son mesajı ise; “Devrimi savunmak için Rojava’ya gelin” oldu.

MLKP savaşçılarının sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

MLKP savaşçıları olarak neden Rojava’dasınız?

Seydo Koçer: Rojava devrimini kendi devrimimiz bilerek buraya geldik. MLKP’nin Ortadoğu birleşik devrimi stratejisine uygun olarak da buradayız. Devrimin inşaasına katılmak ve devrimi savunmak için geldik.

Mustafa Dağ: Partimiz iki yıldır Rojava’da. Esasında Rojava devrimine bir destek değil, esasında partimizin programına uygun olarak Rojava devriminin bir bileşeni olarak buradayız. MLKP burada, Ortadoğu devrimi programına uygun olarak Rojava devrimine katıldı. İki yıl önce parti yoldaşları buraya gönderdiğinde de bu görüş açısı ile gönderdi. Hem uzun süredir burada olan hem de yeni gelen yoldaşlar şu görüş açısı ile hareket etti: Devrimin sahibi biziz. Burada destek kuvvet değiliz. Bu Türkiye-Kürdistan birleşik devrimi ve bölge devrimi perspektifine uygun bir durumdur. Enternasyonal dayanışma elbette var ama sadece bu değil. Türkiyeli devrimcilerin burada olmasının devrime kattığı çok katkı vardır. Özellikle Serkan yoldaşın şehadeti ile beraber bu başka bir anlam da kazanmıştır. Ama Rojava devrimini, MLKP’nin kendi devrimi bilerek geldik. Bunun dışında buradaki yoldaşların tek tek mücadelesi, özellikle Serkan yoldaşın şehadeti ise bir enternasyonal dayanışmayı örmek bakımından, bu örgütlenme kampanyasına dönüştürülmüş oldu. Kuzey’den özellikle Avrupa’dan katılımlarda yoldaşın şehadeti üzerinden yapılan çalışmalar etkili oldu.

ROJAVA HALKLARIN ÖZGÜRLEŞME SÜRECİNİN MERKEZİ OMUŞTUR

Birleşik devrim vurgusu yaptınız. Rojava devriminin birleşik devrim stratejisindeki yeri nedir?

Özgür Soreş: Türkiye partisiyiz, Kürdistan bileşeniyiz. Dolayısıyla Türkiye ve Kürdistan devriminin partisiyiz. Buradaki devrimin bir öznesi olmak için belli bir kuvvetle buraya geldik ve devrimin içinde yerimizi aldık. Burada bulunuşumuzun birinci yılında enternasyonal dayanışmanın yanı sıra devrime etkin katılmak ve savunmak için Türkiyeli devrimcilere de çağrı yapmıştık. Partinin bu açıklaması ve buradaki varlığı Serkan yoldaşın şehit düşmesi ile birlikte başka bir düzeye yükselmişti artık. MLKP’nin buradaki varlığı hem daha farklı bir ideolojik politik anlam, hem enternasyonal bakımından devrimi artık içinde savunma bakımından çok önemli bir rol oynadı. MLKP bu devrime katılarak, devrimin içinde kendi durumunu örgütleme, Kürt devriminin öznesi olma, buradan hareketle Ortadoğu devrimini, Türkiye’de birleşik devrimini geliştirme bakımından çok önemli rol oynuyor. Bizim buradaki varlığımız, hem Türkiye devrimi, hem Kürdistan devrimi, hem de Kürdistan devriminden hareketle Ortadoğu devrimi için önemli bir rol oynuyor. Zaten bugün Rojava devrimi artık Kürdistan devriminin kalbi haline gelmeye başladı. Kuşkusuz değişkenlik taşıyabilir ama şu an böyledir. Rojava devrimi artık tüm ulusal bileşenleri ve inançsal toplulukları etkileyen ve etrafında örgütleyen bir görünüm aldı. MLKP, Kürdistan’a dair analizleri 3. kongreden örgütsel adımlarla başlayp, 4. kongre ve sonraki süreçlerde de geliştirdi. ‘Bölgesel devrimler, ülke ülke yanyana gelecekler, birleşecekler, ondan sonra birlikte devrim başlatacaklar’ tezi çökmüştür. Bu kitabi, hayali ve soyuttur. Bir ülkeden başlayan, coğrafyadan başlayan devrimlerdir. Sovyetler’de, Balkanlar’da böyle oldu. Şimdi de Rojava’da Kürt halkının, dolayısıyla Kürdistan’da başlayıp, diğer halkların özgürleşme sürecinin merkezi haline gelmiştir. Bu bakımdan kavranacak temel halkalardan biri Türkiye ve Ortadoğu’nun özgürleşmesinin, Kürdistan devriminden geçtiğini net görmek gerekir. Dolayısıyla 30 yıllık gerilla ve özgürlük hareketinin, Türkiye ve Kürdistan devrimini, oradan hareketle Ortadoğu devriminin özgürleştirilmesinin önemli bir toplumsal tarihsel dayanağı olur. MLKP bunu kavramıştır, anlamıştır. Buna göre de Rojava devriminde yerini almıştır.

ROJAVA DEVRİM ALGIMI DEĞİŞTİRDİ

Rojava devrimi, genç bir komünist savaşçı olarak senin için ne anlam ifade ediyor? Devrim algısı bakımından Rojava ne anlama geliyor?

Serkan Çiftçi: Rojava tarihi bir süreçten geçiyor ve biz de bunun bir parçasıyız. Ortadoğu’da bir devrim var ve bunun içindeyiz. Devrim algım burada değişti. Devrimin sorunları nelerdir? Bir devrim nelerle uğraşıyor? Devrimin bir kadrosu nasıl olmalıdır? sorularını sorduran gelişmeler yaşıyoruz. Algımız hep şöyleydi: Devrim için halk sosyalist olmalı. Ben de böyle düşünüyordum. Rojava’da devrimin bu şekilde olmayacağını görmüş oldum. Rojava’da halkın tamam-ı YPG ya da PKK’yi biliyor muydu? Bilmiyordu. Ama bugün bakıyorsun bütün halk, YPG ve PKK etrafında örgütlenmiş durumda. Demek ki burada partinin öncü rolüne ve devrimi nasıl inşa ettiğine bakmak gerekiyor. Özellikle Rojava devrimi böyle bir değişimi yarattı bende.

DAHA ÇOK ASKERİ ALANDA YER ALIYORUZ

MLKP savaşçıları olarak 2 yıldır buradasınız. Devrimin örgütlenmesi ve savunulmasının hangi aşamalarında nasıl yer aldınız?

Mustafa Dağ: Ağırlıkta içinde yer aldığımız çalışma alanı devrimin savunulması, yani askeri alan. Gelen yoldaşların önemli bir kısmı bu alanda görev aldı. Halen de savaş ve çete saldırıları devam ettiği için yoldaşlar önemli oranda mevzilerde, taburlarda konumlanmış durumdalar. Bunun dışında iyasi alanın belli yerlerinde; sağlık ve belediye alanlarında görev alan, sorumluluk üstlenen, birikim ve deneylerini katan yoldaşlarımız oldu. Devrimin inşaasının o kadar çok sorunu var ki. Sıfırdan her şeyi inşa ediyorsunuz, dolayısıyla en esas olan halihazırda devrimi savunmaktır. Savunulmadığında diğerlerini de inşa etmekte zorlanıyorsunuz.

Savunma derken, doğrudan cepheyi, pratik savaşı kast ediyorsunuz?

Mustafa Dağ: Evet cephede. Savaşan, düşmanla karşı karşıya sıcak çatışmanın içindeyiz. Sadece Rojava devrimi değil, Güney Kürdistan’da da başlayan Şengal direnişinin içinde yer alan yoldaşlarımız var. Burada da başından beri de hep böyle oldu. Ama diğer alanda kalan yoldaşlar, sağlık, belediye, siyasi alan çalışmalarında olan yoldaşlar da öyle anlar oldu ki, cepheye gitmek durumunda kaldı. Bir doktor bazen cephede hem doktor hem de savaşçı olarak yer almak durumunda kalıyor. Dolayısıyla Rojava devrimi başladığından bugüne kadar çete saldırılarının bir yıllık sürecinde herkes farklı çalışma alanında yer alsa da esas olan savunma olduğu için, çatışma yoğunluğu yaşandığında herkes bir biçimde orada yer aldı. Partimizin bugün için en çok üzerinde durduğu devrimin savunulması. Dolayısıyla şu anda da yoldaşların bir çoğu cephede.

TABURLARIN YÖNETİMİNDE YER ALAN YOLDAŞLAR VAR

Şengal’e güçlerinizi gönderdiğinizi bugün açıklamanızdan öğrendik. O konuyu da sormak istiyorum. Ancak ondan önce YPG içerisindeki durumunuzu konuşmak istiyorum. YPG içerisinde nasıl yer alıyorsunuz? Nasıl bir hukuk, nasıl bir mekanizma var aranızda?

Mustafa Dağ: Bizim YPG’deki varlığımız şu: MLKP gücünü YPG’de birleştirmiş durumda. Rakamsal olarak değerlendirmiyorum. YPG devrimi savunan bir güçtür. Rojava’nın ortak gücüdür. Dolayısıyla onun içindeki varlığımız dışarıdan misafir, destekçi vs değil, tamamiyle bileşenidir. Görev ve sorumluluk alan, bazen taburların yönetiminde yer alan yoldaşlar var. Kimi yerlerde savaşçı biçimde yer alan yoldaşlar var. Dolayısıyla bizim YPG içindeki varlığımız dışarıdan bir örgüt gibi değil. Bütün arkadaşlar bizim MLKP’li olduğumuzu bilir. İlişkiler yoldaşçadır. Rojavalı olanların dışında başka coğrafyadan gelip onlar gibi savaşanları görmüş olmak onları mutlu ediyor. Devrimin en çok buna ihtiyacı var. Uluslararası enternasyonal dayanışmaya. Bu yan hala çok eksik kalmış durumda. Dolayısıyla bizim varlığımız onlar bakımından başından da kabul görmüştü ve önemli bulunmuştu. YPG ile ilişkilerimizde dışarıdan bir örgüt duygusunu hiç yaşamadık. Genelde; burada herkes gücünü YPG ve YPJ’de birleştirmiş ve savaşıyor, devrimi savunuyor.

GELİN GÖRÜN, UZAK KALINCA SORULAR BÜYÜR

Özgür Soreş: Rojava devriminin temel ihtiyacı bugün savunmadır. Devrimin inşaası ve diğer görevlerin başarıya ulaşmasının yolu da askeri olarak Rojava’yı savunabilmekten geçiyor. Nihayetinde savaş ve savunmanın bir kısmı teknik ile ilgili olsa da yine de belirleyici olan insan gücüdür. Rojava devrimi bakımından hala bu geçerlidir. MLKP de bu bilinçle ilişkileniyor, buna göre konumlanıyor. Herhangi bir sorun yok. Savaşmak isteyen ve özgürlük isteyenlerin çok da ciddi bir sorunu olmaz. Ayrı partiler, ayrı örgütler, ayrı görüşlerde kimi farklılıklar olsa da nihayetinde bir halkın özgürleşme mücadelesi için gelenlerin çok ciddi bir sorunla karşı karşıya kalacaklarını zannetmiyorum. Biz en azından yaşamadık burada. Daha güzel ve insani, dostane devrimci ilişkiler yaşanıyor. Türkiyeli devrimciler ve demokratların, yüreği devrim ile birlikte atanların gelip bunları yaşaması, görmesi gerekir. Bu yönde de çağrı yapıyoruz. Uzak kalınca sorular büyür, cevaplar flulaşır. Az önce Serkan yoldaş, ‘Devrim algım değişti’ dedi. Bu çok önemli. Ancak Türkiyeli devrimcilerin devrimi algılamayan devrimciliği devam ediyor. Türkiye ve Kürdistan devrimini Ortadoğu devrimi ile birleştirme avantajına sahibiz. 1990′lardakini kaçırdık. Türkiye devrimci hareketi şimdi ikinci bir sınavla karşı karşıya. Bir devrim fırsatı daha doğdu. Biraz geç kalınmış olsa da yine de devrimin içindeyiz. Ve devrim genişleyerek devam ediyor.

Az önce Mustafa Dağ söyledi. ‘Bir gücümüz Şengal’e gitti’ dedi. Orada bulunmanızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Özgür Şoreş: Rojava devrimi Kürdistan devrimidir. Rojava’da YPG ve Rojava savunmasını yapan tüm devrimci kuvvetler aslında Kürdistan devrimini savunmak için varlar. Bunun bilinciyle hareket ediyorlar. Bu bilinç Rojava devriminin oluşumunda da vardır. Biz de MLKP olarak YPG’nin içinde Rojava bölümünde zaten savaşıyoruz, varız. Yanıbaşımızda Güney Kürdistan halkına kapsamlı bir saldırı var. Güney Kürdistan’da KDP’nin işbirlikçi çizgisinin Kürdistan’ı savunmaya yetmediğini, IŞİD saldırılarını Rojava devrimini zayıflatmak için bir fırsata dönüştürmeye çalıştığını ilk günlerde gördük. Rojava devriminin savunulması, bütün Kürdistan’a yönelik saldırılara cevap vermekten ve oralarda savunma yapmaktan geçer. Sadece Rojava’nın sınırları içine sıkışmış bir savunma ile değil, Kürdistan coğrafyasında bir savunmayı örgütleme ve Kürdistan’ı özgürleştirerek, Rojava devriminin kendi inşaasını savunmasını örgütleyebileceği açığa çıkıyor. Bu konjonktürde oranın da özgürleşme olanakları ortaya çıkmıştır. Bunu ancak YPG ve devrim görüş açısına sahip kuvvetler başarabilir. MLKP de bu bilinçle Şengal’e gitmiştir. Mütevazi bir kuvvetle oradayız. Ama politik ideolojik ve askeri bakımdan anlamlı bir kuvvet.

DEVRİM ALANI GİTTİKÇE GENİŞLİYOR

Ortadoğu’da IŞİD’in saldırısıyla yeni bir durum ortaya çıktı. Sınırlar bir kez daha değişti. Ne oluyor Ortadoğu’da? Bu yeni durum ezilen halkların mücadelesi açısından nasıl bir zemin sunuyor?

Seydo Koçer: Devrim alanı gittikçe genişliyor, devrim kök salıyor. Bu da emperyalist devletlerin çıkarlarına ters düşen bir durum. Çünkü devrimin genişlemesi onlar için hayra alemet değil. ABD, Irak ve Suriye’nin müdahale etmeye yönelik açıklamaları da bunun göstergesi. Onları tedirgin eden noktalar var: Örneğin, Avrupa ülkelerinden gelip IŞİD’e katılanların daha sonra geri dönmesi, onları tedirgin ediyor. Diğer taraftan KDP’yi silahlandırarak güçlü bir konuma getirmek de var. Aynı zamanda bunu devrime karşı kullanma durumu da söz konusu.

ULUSLARARASI DEVRİMCİ GÜÇ YARATMALIYIZ

Serkan Çiftçi: Rojava bir çembere alınmış durumda. Emperyalist güçler ve Türkiye, Rojava’yı bitirme planları kuruyor. Emperyalist güçler Rojava devrimini boğmak istiyor. Bu nedenle emperyalist güçlere karşı enternasyonal devrimci bir güç yaratmak gerekir. Bu ancak Rojava’da biriktirerek yapılır. Sadece sözlerle ve belirli kampanyalarla değil, tamamen burada devrimi pratik olarak savunmakla olur. Benim kendime de biçtiğim görev odur. Pratik olarak, uluslararası emperyalist güçlere karşı uluslararası devrimci güç yaratma. Bu devrimci güç, şu anda Rojava için en acil görevdir.

Mustafa Dağ:IŞİD bir sonuç olarak ortaya çıktı. Aslında bütün Arap baharı iki sonucu çıkardı. Birincisi, Rojava devrimi. İkincisi; IŞİD. Ellerinde tuttukları coğrafya çok azınsanmayacak önemli kaynakların olduğu Türkiye, Suriye, İran ve Irak’a uzanan bir hatta. Önemli bir güç ve bu gücü nasıl elde ettikleri, önemli bir şey.

Bu savaş nasıl devam edecek ve siz nasıl bir politika izleyeceksiniz?

Mustafa Dağ: Bu soru önemli bir yerde duruyor. Emperyalistler, Esad ve İran’ı yok ederek, aslında kendi istediklerini, Ortadoğu projelerini hayata geçirmek istiyorlardı ama önemli bir direniş ile karşı karşıya kaldılar. Suriye’de Esad bir yerde, diğer yanda Rojava var. Küçük bir bölge ise İslamcı örgütlerin elinde. IŞİD ise bugün emperyalist devletlerin ve işbirlikçisi bölge devletlerin ürünü olarak ortaya çıktı. Arkasında Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye ile ABD var. Ancak ABD’nin Ortadoğu politikalarında bir değişiklik oldu. Dün ki Sünni eksen politika artık ABD’yi ileriye götürmüyor. Bu politika IŞİD olarak ortaya çıktı. ABD, Esad ile olan ilişkilerini dünkü gibi yürütmüyor. Daha başka bir biçime dönüşmüş durumda. Bir anlaşma olduğu açık ortada. Irak’ta ise sorun olan Maliki’yi değiştirdiler. İran ile ilişkileri de farklılaşmaya başladı. Öne yandan KDP’nin merkezinde durduğu işbirlikçi bir Güney Kürdistan var. Bunun dışında kalan ise Rojava devrimi ile Güney Kürdistan’da Kürdistan Savunma Birlikleri olarak yer alan güçler var; YNK, Goran ve HPG var.

Tam da bu anda ne yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz?

Mustafa Dağ: Buradaki varlık nedeninimiz ezilen halkların ve ezilen halkların öncüleri ile bir ortak birlikteliğini örgütlemek, Ortadoğu demokratik devrimini örgütlemek. Hiçbir güç, Ortadoğu’da ezilen halklara yönelik saldırılar karşısında tek başına bir güç değil. Dolayısıyla ortak gücü örgütleyebilecek herkesin belli düzeyde ittifakları da yapacak bir görüş açısından hareketle gitmesi gerekiyor. Kürdistan Savunma Birlikleri’nin oluşumu önemli bir yerde duruyor. Burada sadece Kürtlere yönelik bir saldırı yok. Türkmenlere, Araplara yönelik saldırılar da var.

Özgür Şoreş: Rojava’da başlayan sürecin kendisine devrimle bakan, devrimi algılayan, bunun sorumluluğu ile hareket eden kuvvetler ancak kendisini genişletebiliyorlar. Dikkat edersek, hem emperyalistler yenilgiler yaşadılar, hem işbirlikçileri. Ve özgürlük için mücadele edenler ya da buna en çok ihtiyaç duyan ama buna doğru bir şekilde yaklaşan kuvvetler ancak ayakta kaldılar. Hem Türkiye, hem dünya devrimcileri kaçınılmaz olarak burada başlayan devrimi, yayıan devrimi çok hızlı okumaları gerekir. Bu devrim, toplumsal dayanışmalarla desteklenecek bir devrim değil. Silahlı mücadeleyi de kapsayan kendini başka boyutları ile ortaya koyan bir devrimdir.

ETHA

DEVRİMCİLER ROJAVA İÇİN YETERSİZ KALDI

Bugün Ortadoğu’da inançların ve halkların, insanlığın insanca yaşamı bakımından ne emperyalizme ne de IŞİD gibi inançları gerici temelde halklar üzerinde barbarca bir kıyıma dönüştürmeye izen vermeyen bir Rojava devrimi. Bu bakımdan Rojava devrimi geleceği temsil ediyor. IŞİD’i destekleyen AKP gerçeğini teşhir etmek ve buna karşı mücadeleyi yükseltmek gerekir. Dünya devrimcileri Rojava’ya gelmekte veya bulundukları yerde mücadelenin daha gelişkin biçimlerini açığa çıkarmakta yetersiz kaldı. Bunda Türkiye’de Kemalizmin, Batıcı aydınlanmanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Ortadoğu’da başlayan bu devrimin IŞİD gericiliği ile boğulmaya çalışıldığını görmek gerek. Gelişmelerin kendisi, bizim bakımımızdan Ortadoğu’da daha çok ortaya çıkan ve genişleyen bu devrimci seçeneği savunmayı gerektiriyor. Rojava’da başlayan ve Şengal’e doğru yayılan bir devrim yaşanıyor. Bunu savunmak ve desteklemek gerekir.

image

Peşmerge bakanı gerilla direnişini niye inkar eder ki!..

image

Al Arabiya El-Edes yayımladığı bir programda PKK ve Peşmerge güçlerinin IŞİD çetelerine karşı birlikte savaştığını belirtti, fakat Peşmerge bakanı bunu reddetti.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı iletişim yöneticisi/sözcüsü Helgurd Hikmet KDP İnfo’ya açıkladı: “Şimdi Peşmerge güçleri 1050 km’lik bir uzunlukta teröristlere karşı savaş içindedir, doğru, biz Kürt halkı olarak birliğiz ve birçok ülke Kürdistan Bölgesiyle işbirliği içinde fakat şimdi teröristlere karşı şimdi savaşan yalnız Peşmerge gücüdür ve şimdi başka hiçbir güç bu mevzilerde yok.”

image

Hikmet diyor; “Doğru, Maxmur’da PKK vardı ve Suriye sınırında da YPG vardı fakat onlar kendilerini korumak için bu ilçelerdeydiler ve bu anlamıyla Kürdistan bölgesiyle işbirliğini kendi savunmaları için yaptılar”
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı iletişim yöneticisi/sözcüsü belirttiği üzere “Kandil’den herhangi bir PKK birliği Güney Kürdistan bölgesine peşmerge birlikleriyle işbirliği yapmak için geldiği doğru değildir, mevzilerde savaşan sadece peşmergedir.”

image

Bu sözler internetteki KDP İnfo sayfasında yer alıyor. Konuşan kişi ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı iletişim yöneticisi/sözcüsü Helgurd Hikmet…
E insan dönüp Hewler’den geçen Kerkük, Celawla, Xanekin, Şengal bölgelerine giden gerilla birliklerini sormak istiyor…
Gerilla Güney Kürdistan kentlerinden geçerken halk sevgi gösterilerinde bulunmuştu. Özellikle Şengal’de çetelerin saldırısına direnmeyen ve halkı savunmasız bırakarak katliamların gelişmesine neden olan KDP peşmergeleri Güney Kürdistan’da büyük bir panik havası yaratmıştı.

image

Çeteler Maxmur kasabasına girmiş, Hewler sınırına dayanmıştı.
Ancak HPG ve YJA Star gerillaları Halk Savunma Merkezi Karargah Komutanlığı’nın talimatı ile Güney Kürdistan’ı özellikle Maxmur, Şengal ve Hewler’i savunmak için harekete geçmişti.
Gerilla birliklerinin öncülüğünde başlayan direnişle çeteler Maxmur’dan sökülüp atıldı, Hewler çevresi ise güvence altına alındı.
Daha sonra Batılı devletlerin Peşmerge’ye silah desteği ve ABD’nin hava saldırıları ile direnişi kendi hanelerine yazma çabası ise zayıf kalmıştı. Çünkü gerilla Şengal’de yüzbinlerce insanı katliamdan kurtarmış, güvenlikli alanlara taşımıştı. Maxmur’u çetelerden geri almış, Hewler’in güvenliğini sağlamış, Kerkük ve çevresine de takviye birlikler göndermişti.

image

Yani iradesi ve savaşma azmi Şengal’de kırılan peşmergeye gerilla direniş ruhu taşımıştı.
Hatta Güney Kürdistan Bölgesel Yönetim Başkanı Mesut Barzani Maxmur’da HPG komutanlarına teşekkür ziyareti gerçekleştirmişti.
Şimdi Kürdistan Bölgesel Yönetimi Peşmerge Bakanlığı iletişim yöneticisi/sözcüsü Helgurd Hikmet diyor ki Güney Kürdistan’daki direnişte gerilla yok dese ne olur demese ne olur!…

image

MLKP savaşçıları da Şengal’de

MLKP savaşçıları da Şengal’de

Rojava ve Şengal’de savaşan MLKP’liler, “Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu devrimi için birleşik mücadelenin gerektiğinin bilinci ve sorumluluğuyla hareket eden partimizin savaşçıları olarak tüm Türkiyeli ve dünya devrimcilerini ve ezilen halkları Şengal’de süren özgürlük savaşına destek vermeye çağırıyoruz” dedi.

MLKP kadın ve erkek savaşçıları, Êzidî Kürt halkına uygulanan vahşete karşı Şengal’de olduklarını duyurdu.

“Rojava ve Şengal’de savaşan MLKP’liler” imzalı açıklamada, Türkiyeli işçi ve emekçilere, AKP’nin Ortadoğu politikasına karşı mücadele çağırısı yapılırken, “Türkiyeli ve dünya devrimcilerini ve ezilen halkları Şengal’de süren özgürlük savaşına destek vermeye çağırıyoruz” denildi.

Açıklama şöyle:

“Rojava ve Kürdistan devrimini, Ortadoğu demokratik devrimini boğmak için Kürdistan topraklarını işgal eden ve katliamlar yapan IŞİD çetelerine karşı savaşan YPG, HPG, YPJ, YJA-STAR ve Şengal Savunma Birlikleri’ni selamlıyoruz. Savaşınız savaşımızdır, mücadeleniz mücadelemizdir diyor, MLKP’li kadın ve erkek savaşçıları olarak hem devrimi, hem Kürdistan’ı savunmak ve hem de Êzidî Kürt halkına uygulanan vahşete karşı mücadele etmek için Şengal’deyiz.

Türk devleti ve AKP iktidarı IŞİD katliamlarının suç ortağıdır. Katliamcı, tecavüzcü, talancı IŞİD’in destekçisidir. Türkiyeli işçi ve emekçileri, Müslüman halkını, devrimci ve demokratik güçleri AKP’nin IŞİD ve Ortadoğu politikasına karşı aktif mücadele etmeye çağırıyoruz.

ABD ve Avrupa emperyalistleri yardım adı altında bölgeye silah satıyorlar, karşı devrimci güçleri silahlandırıyorlar, Kürdistan’ın özgürleşmemesinin yollarını arıyorlar. IŞİD’in besleneceği zemini güçlendiriyorlar. Ezilen halkları kendilerine mecbur bırakmak istiyorlar.

ABD’nin, sömürgecilerin ve işbirlikçilerin “yardımı” değil, dünya ezilenlerinin desteği akmalı Kürdistan’a. Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu devrimi için birleşik mücadelenin gerektiğinin bilinci ve sorumluluğuyla hareket eden partimizin savaşçıları olarak tüm Türkiyeli ve dünya devrimcilerini ve ezilen halkları Şengal’de süren özgürlük savaşına destek vermeye çağırıyoruz.

Ortadoğu halkları ve ezilenler artık özgürlük istiyorlar. Bunun için direniyorlar. Bunun için savaşıyorlar. Devrim istiyorlar. Halkların ve inançların birlikte yaşayacağı demokratik bir Ortadoğu’nun savaşını veriyorlar. Onurlu bir yaşam için özgürlük diyorlar. Özgürlük için mücadeleyi seçiyorlar. Dünya halklarına ve devrimcilerine umut ve direniş oluyorlar. Öldürülürken, kaçırılırken, başı kesilirken, tecavüze uğrarken dahi özgürlük düşlerinden vazgeçmiyorlar. IŞİD vahşetine karşı insanlığın vicdanı oluyorlar. Dağların yolunu seçiyorlar. Elde silah insanlığı ve geleceği savunuyorlar.

Devrim ve özgürlük için savaşanlar kazanacak!”

POLİTİK DIALOGLAR (isot Meheme)

POLİTİK DIALOGLAR (isot Meheme)

Diyarbakır’dan yıllar önce İstanbul metropolüne karışmış Farklı bir kişilikti İsot Meheme… Ne de olsa 1980’li yılların siyasi havasını teneffüs etmiş ve o dönemin büyük rağbet gören politik dilini iyi öğrenmişti. Tek zaafı ise bu politik dili olur olmaz her sohbet ve konuşmada kullanmasıydı…

İstanbulun bir semtinde kalan bir arkadaşını görmek ve hasret gidermek için İETT durağına doğru yürüdü. Durakta bir kaç genç ve orta yaşlı bayan otobüs bekliyorlardı. Durağın uzak köşe noktasında beklemeye başladı. Otobüs ise bir türlü gelmek bilmiyordu. Canı oldukça sıkılmış ve elini gömlek cebindeki sigarasına götürüp çakmağı çakıp sigarasının dumanını uzayın sonsuz boşluğuna doğru üflemişti. Yaşlı kadınlardan biri ona doğru ters bir bakış fırlatmış ve kendi kendine söylenmeye başlamıştı. İsot Meheme kadında bir gariplik sezmişti ama yine de umursamaz bir tavırla sigarasını tüttürmeye devam etti.

Kadın dayanamayarak İsot Mehemenin karşısına dikilmişti. Kaşlarını çatmış ve korkunç bir yüz ifadesi ile bağırmaya başladı:

—Sen hanzo musun? utanmıyor musun bu kadar insanın sağlığı tehlikeye atmaya haaa!!!

İsot şaşırmıştı :
—Yahu abla ne oluyor? ne bağırıyorsun? karşında çocuk mu var?
—Elindeki sigarayı hemen söndür ! utanmaz bu kadar insanın içinde sigara içmeye kim izin verdi ?
—Abla bak kafamı bozma ! hem burada sigara içilmez diye bir levha mı var?
—Her yere levha mı asılması lazım? hem asılsa bile senin gibi hanzo’nun okuma-yazması mı var ki okuyup öyle davransın ! Hemen söndür bak şikayet ederim seni…
—Yav de get işine, kralına şikayet et ! sanki adam öldürmüşüz..

Tam o esnada önlerinden geçen polis arabasını durduran kadın İsot Mehemeyi göstererek şikayetçi oldu… Polis Mehemeye yaklaştı ve, “ne oluyor?” diye sordu?

İsot toparlandı yüz ve mimiklerine alabildiğine bir ciddiyet yükleyerek:

—Memur bey ben konjektüre göre davrandım. Ama işte şehir kültürü alamamış yarı köylü, proleterleşmemiş bu unsur bana saldırdı. Sebep bu açık alanda sigara içmem…

Kadın ciyak ciyak bağırıyor, ardından tehdit ve hakaretlerini sıralıyordu. Polis kadını susturduktan sonra sordu:

—Dumandan mı rahatsız oldunuz?
Kadın :
—Evet ben hastayım rahatsız oluyorum.
Polis :
—Kardeşim bak kadıncağız hastaymış yanında sigara içme.

İsot Meheme ciddi bir yüz ifadesi ile :

—Memur bey,biz anayasal kanunlara saygılı, her türlü sağ ve sol sapmalardan arınmış, opotünizmi hayatın somut maddi temellerinde mahkum etmiş mütevazi insanlarız. Proleter kültür ve terbiye bize böyle davranmayı emreder. Hatta Lenin üçüncü enternasyonelde bunu çok iyi anlatır. O dönemde revizyonist akımlar sosyalizmi emperyalizmin kucağında yok etmeye çalışmışlardı. Ama kararlı bir proleter anlayış onları kısa sürede tasfiye etti…

Polis :
—Ya kardeşim sen ne anlatıyorsun? Lenin kim ? Proleterya nedir? Revizyonist akım ne? Üçüncü enternasyonal falan ne alaka…

—Memur bey ben seksen kuşağındanım birbirimizi anlamakta zorluk çekebiliriz. Siz bu politik deyimlere yabancısınız, çünkü kitap okumuyorsunuz benim hayatım Marks, Mao, Lenin, Stalin’in eserlerini okumakla geçti. Ülkemizin somut koşullarını somut tahlillerle irdeleyemediğimiz için şimdiki kaos ve bunalımın maddi şartları oluştu. Eğer Stalin İngiltere ile anlaşmayıp sosyalizmin Avrupaya sıçramasını engellemeseydi ve Troçkinin Sürekli devrim tezi tukaka edilmeseydi şimdi ülkemizde sosyalizmi yaşamış olurduk.
Polis:
—Bey efendi lütfen sizi anlayamıyorum.
—Memur bey bakın konsepte göre davranıyorum. Şu anda oldukça detand bir durumdayım. Biraz daha yakınlaşırsak bir konsensüse varabiliriz…

—…….????

—Eğer o dönem Sosyalizmin gelişmesi Stalin tarafından engelenmeseydi ve dünya proleteryası emperyalizmin vahşi kolları arasında bırakılmasaydı Türkiye de şimdi sosyalist bir ülke olurdu. İşte bu zavallı kadında gelişmesini tamamlayıp tam bir proleter olurdu. Şu kadına da acıyorum valla… bir ayağı kırda, bir ayağı şehirde küçük burjuva özentileri ile donanmış; köylü kaypaklığı ile şehir emekçisinin birbirine karışmış hilkat garibesi ucube kişiliği…

Polis şaşırmış ve tek kelime edememişti. Kadını İsot Mehemeden uzak bir noktaya götürerek:
—Ablacığım sen bu adama karışma adamcağız kafayı yemiş, konuştuklarından tek kelime anlamadım. Her halde büyük bir rahatsızlık yaşıyordur. Kimbilir onu bu hale kimler getirdi? Uğraşma lütfen zaten allah vurmuş…

Kadın :

—Vah vah bilmiyordum. Allah yardımcısı olsun…

Kadın mahcup bir yüz ifadesi ile İsot’a yaklaştı:

—Kardeşim özür dilerim bilmiyordum, geçmiş olsun…

İsot Meheme kadına baktı ve gülümseyerek:
—Önemli değil abla, tanımıyorsun bilmiyorsun tabiki bu tür yanlışlıklar olacak…

Sonra kendi kendine konuşmaya başladı, “Polis benim politik bilincim önünde susup ikna oldu, kadın da konuştuklarından pişman oldu tabii… işte hayatın her alanında politik davranmak gerekir” diyerek keyifle otobüsüne bindi ve arkadaşına doğru politik düşünce ve önerilerle dolu bir tecrübe ile yola çıkmıştı…

Aziz GÜLMÜŞ
Mizah Yazarı

Umudumuz olan PKK’nin uluslararası terör örgütleri listesinden çıkarılması için, abd’nin resmi beyazsaray “whitehouse” sitesinde imza kampanyası

image

İMZA kAMPAYASINA KATILIN VE KATIN

Umudumuz olan partimizin, uluslararası terör örgütleri listesinden çıkarılması için, abd’nin resmi beyazsaray “whitehouse” sitesinde imza kampanyası başlatılmıştır.
İmzaları 09.09.2014 tarihine kadar 100.000 e ulaştırmamız lazım.
Tüm sosyal medyada paylaşalım. Çevremizdeki herkese acilen bildirelim ki 1 ay içerisinde 100.000 e ulaşalım. Hesabınızın olduğu tüm sitelerde her gün paylaşın. Gerekirse mesajla herkese bildirin.
100.000 e ulaşırsak eğer, imza kampanyamız beyaz saray tarafından incelenecektir.
Hep beraber büyük bir yankı yapabiliriz.
Milyonlara ulaşacağımıza eminim

.
——– NASIL İMZA ATACAĞIM RESİMDEDE ANLATMAYA ÇALIŞTIK
1) Sağ taraftaki boşlukları doldurun (Zip Kodu boş bırakabilirsiniz)
2) E-mail adresinize gelecek olan linke tıklayın
İşlemleri doğru yaptığınızdan emin olun! E-mail adresinizdeki linke tıklamazsanız İMZANIZ GEÇERSİZ sayılacaktır

https://petitions.whitehouse.gov/petition/remove-kurdistan-workers-party-pkk-list-international-terrorist-organizations/pxgNYqFD

Ne Mutlu Çin’liyim Diyene ! – Benim de Uygurlu komşularım var Hatta anne tarafından Şangay Uygurlu’yum Ama sizin gibi hain değilim

-“Uygur Türkçesi” ile eğitim Çin’i böler.
-“Uygur Türkçesi”ne kesinlikle karşı değiliz.
Evlerinde konuşsunlar ama kamusal alanda olmaz.
Ben de karşıyım !
– Hayali Doğu Türkistan olanın Yeri Kabristan olur.
– Çin toprakları üzerinde yaşayan Çinlisi,Uygur Türkü,Korelisi, Japon’u anayasal bağıyla Çin’lidir.
Ne Mutlu Çin’liyim Diyene !
– Benim de Uygurlu komşularım var.
Hatta anne tarafından Şangay Uygurlu’yum.
Ama sizin gibi hain değilim.

Devletin milli bekasını ve bütünlüğünü düşünen egemen medya gazlı kardeşim hoşuna gitti mi hakikaten?

Kahtalı Nietzche