Rojava için “Amerikan koalisyonundan” medet yok. Kürdistan’ın bütün parçaları kendi gücüne dayanarak IŞİD’ı, tıpkı Naziler gibi ininde ezip, yok etmeli.

Musul Konsolosluğunun 49 personeli ve aile fertlerinin “rehin” alınması gibi, bu “rehinlerin” sözüm ona “kurtarılması” da Türk devleti bakımından utanç verici bir skandala dönüştü.

En keskin soru şu: Rehinelerin kurtarılması” Türk devletinin de, hükümetin de “bilgisi” dışında mı gerçekleşti. Öyle olmasaydı  Devletin başındaki şahıs  “operasyon”, hükümetin başındaki şahıs ise “temas” der miydi? Bunlar “kurtarma” nasıl olursa olsun, hangi araç ve gereçler, hangi yöntem ve örgütler, hangi karanlık ve kanlı pazarlıklar yapılmış olursa olsun, ister “operasyon”, ister “temas” sonucu olsun, kamuoyuna ne diyeceklerini çok önceden kararlaştırmış olurlardı. Öyle olmadı.

Başbakan “dışarıda”, Bakü’daydı. Cumhurbaşkanı TÜSİAD’a “ders vermenin” yarattığı rehavet içinde Köşk’te istirahat halindeydi. Ordu güya “heron” uçurmuştu… Bilmem kaç yerde “gizlenen” rehinelerin, nereden nereye taşındığını “anında” saptamıştı… Bu akıllı “heronların”, Türk’le Arap arasındaki farkı şıpın işi saptadığı bile konuşuluyordu. “Kahraman” Başkonsolos ve “ona yardım eden” adam, bu “enayi” IŞİD’çıları oyuna getirmiş, bir “telefonu parçalara ayırarak” saklamış ve “çaktırmadan” üç ay boyunca  Türkiye ile sürekli “temas” kurmuştu.

“Rehinelerin kurtulması” ile ilgili Hükümet tarafının hali bilin ki, perişan…

Ve medyanın aklı başında olan isimleri daha şimdiden bu “perişanlığı” sergilemeye başladılar bile…

IŞİD resmi yayınlarında, Türk devletiyle “temas” kurulduğu ve anlaşma icabı rehinelerin bırakıldığı açıklanıyor. Bu “temasta” ne gibi sözler verildi, hangi pazarlıklar yapıldı? Tren dolusu milyonlarca dolarlık ağır silahlar ve bu silah sevkiyatının devamı konusunda mı anlaşıldı? Yoksa Türk askeri müdahalesi sonucu IŞİD’in Rojava kuşatmasını kaldırması ve böylece TSK’nın “rehinelerden” sonra, Kürtleri de “kurtarması” hususunda mı anlaşma yapıldı? Halife “bin” bilmem ne, “sen girersin, ben çıkarım” mı, dedi, “para peşin, kırmızı meşin” hesabı mı yapıldı? Yoksa CIA Şamil Tayyar’ın ifadesiyle “bahaneyi kaldırma” operasyonu mu yaptı?

Bunları göreceğiz.

Şu açık: Türk devleti, uluslararası koalisyon’a büyük olasılıkla, “göçmen akınına karşı tampon bölge” kurma konusunda yapacağı pazarlık sonucunda katılacak…”Sınırlarımı korumak için, yapabileceğim katkı tampon bölge kurmak ve burayı uçuşa yasaklamak”tır diyecek…

Ve belki de, uluslararası koalisyon, hava operasyonları dışında “kara harekatına” girerse, biraz bekleyecek, “zafer” yakınsa, o da bu harekata katılacak. Tıpkı İkinci Dünya savaşında Nazilerin tesliminden bir kaç hafta önce Almanya’ya “savaş ilan ettikleri” gibi. Ve “ikinci Güney” senaryosu böylece hayata geçecek…Kurtlar kuzuları “kurtaracak”, Rojava Devrimi ABD ve TC’nin vesayetine alınacak..

Şimdi “bekliyorlar”. Sadece konuşuyorlar,  PKK ve PYD’nin kadın ve erkek gerillalarının cesareti hakkında medyalarında yazılar yayınlıyorlar. Tıpkı İkinci Dünya savaşında Sovyetleri yıllar boyunca övüp, “İkinci Cepheyi” ancak Sovyet zaferi kesinleşince açtıkları gibi. Bekleyecekler. Rojava zayıflasın, güçten düşsün, sonra harekete geçecekler. O halde, Rojava için “Amerikan koalisyonundan” medet yok. Kürdistan’ın bütün parçaları kendi gücüne dayanarak IŞİD’ı, tıpkı Naziler gibi ininde ezip, yok etmeli. Ne koalisyonun “kara harekatı”, ne TC’nin “tamponu”… IŞİD’a verdiğiniz kadar silahı Kobane savunmacılarına verin, gölge etmeyin… İki yüzlükten vaz geçin.

Vazgeçmiyorlar. Suçluyorlar. Başbakan Davutoğlu, “provokatörlerin maskesi düştü” dedi. Şu anda Hükümetin yüzündeki “maske” ayan beyan ortada… O maske “düşürülmeden”, kendi iradeleriyle maskeyi yüzlerinden çıkartmaları ve şu anda çözüm sürecinde atılacak somut adımlarla IŞİD’la kirli ortaklık yerine, “büyük Türk-Kürt ittifakını” kurmak için acele etmeleri hem Türklerin, hem Kürtlerin, hem tüm Ortadoğu halklarının çıkarınadır.

Madem ki, yüz yıl önce çizilen sınırları “içinize sindiremediniz”, işte tarihi fırsat önünüzde, Türkiye, Rojava, Federe Kürdistan ve Kuzey Kürdistan arasındaki sınırları silelim…Ortadoğu Konfederalizmine doğru yürüyelim. Barış orada…

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=119065&haberBaslik=Non%20pasaran%20DA%C4%B0%C5%9E!%20Koban%C3%AA%20kazanacak!&action=haber_detay&module=nuce&authorName=Veysi%20SARIS%C3%96ZEN&authorID=2#

Reklamlar

Yoksul ülkenin kırık gitarı, (Victor Jara)

image

Yoksul ülkenin kırık gitarı,
Şili’nin dilsiz ozanı:
#VictorJara

Jara, yapının inşasında türkü söylemeye devam ediyor. Ancak zor bir iş onun yaptığı, hem türkü söylemek hem de yapıyı yükseltmek. Ama yalnız değil, Nazım da çalışıyor o yapıda, Neruda da, Lorca da… Hatta milyonlarca el tuğla taşıyor o yapıya.

Şarkım ne gelip geçici övgüler düzer
ne de başkalarına ün katar,
yoksul ülkemin
kök salmıştır toprağına.
Orada, her şeyin bittiği
ve her şeyin başladığı yerde,
söylerim o her zaman yiğit ve derin
sonsuza dek yeni olacak şarkıyı.

Victor Jara

Şili’nin karanlık günleri… ABD destekli Pinochet cuntası Allende yönetimine yönelik gerçekleştirdiği darbeden sonra sokaklardan, evlerden, fabrikalardan, üniversitelerden topladığı beş bin insanı Santiago stadyumuna doldurdu. Çalıştığı üniversiteden gözaltına alınarak stadyuma getirilen Jara, beş bin işçiden, öğrenciden, devrimciden, evlattan, kardeşten, sevgiliden sadece biriydi. Ve bu beş bine korku değil, garip bir tedirginlik hâkimdi. Başkan yoldaş Allende’nin ölüm haberi, bu tedirginliği hüzne çevirdi. Hüzün, isyanın fitilini ateşledi ve Jara korkusuzca aldı gitarını eline. Beş binin türküsünü yaktı. Yenilgilerin ve zaferlerin, sessizliğin ve çığlıkların türküsünü yaktı. Bir de ölümün, kendi ölümünün…

Beş bin kardeşin belleğine kazındı onun bu türküsü “Beş bin kişiyiz burada” adıyla. Sonra stadyumun sessizliğini yırtan bir ses daha çınladı. Duyulan Jara’nın dingin, kadife gibi yumuşak ve buna rağmen meydan okuyan sesiydi. Partisinin marşını söylüyordu bu kez, Venceremos* diye haykırıyordu. Faşizmin tetikçilerini çılgına çevirmişti yiğit ozan. Ellerinde silahlarıyla, üniformalılar sesin geldiği yere doğru yöneldiler. Bu esnada biri daha katıldı bu cesur adamın şarkısına. Sonra bir başkası… Ve Santiago stadyumu beş binin faşizme baş eğmeyen sesleriyle yankılandı: Venceremos! Namlular doğruldu şarkı söyleyen binlerin üzerine. Sonra Jara’nın etrafı sarıldı. O, aşkla söylüyordu şarkısını ve zafere inancının güveniyle yineliyordu: Venceremos! Susmamanın bedelini biliyordu oysaki. Ellerine aldığı dipçik darbeleri yüzünden kan içinde kalan gitarına sarılmıştı. Susmuyordu. Şarkısını söylemeye devam ediyordu.

Delirmiş gibi korkusuzca şarkı söyleyen bu adamın karşısında ne yapacağını bilemeyen cunta askerleri, ona vahşice saldırdılar. Parmaklarının kırılmasına aldırmayan Jara’nın ellerini ve dilini kestiler. Sonra kafasını dipçik darbeleriyle ezdiler. Şarkısına eşlik eden binlere ibret olsun diye, kesilen elleri stadyumun tribününe asıldı. Jara’nın cansız bedeni de 15 Eylül’de sokak ortasında bulundu. Ağır işkencelerden geçirilmiş ve delik deşik edilmiş bir halde. İşte o zaman derin bir sessizlik oldu. Ancak o an oluşan sessizliğe aldanıp Jara’yı susturabildiklerini zannedenler yanıldıklarını çok geçmeden anladılar. Jara’nın dudağında yarım kalan şarkı, yalnızca Şili sokaklarına değil, tüm dünyanın sokaklarına yayıldı.

 

Türküleri yapanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür!
Halkının acılarını şarkılarına katık eden, kırılan parmaklarının sızısına rağmen şarkılarını gür sesle söyleyen bir ozandı o. Ezilen ve sömürülen milyonlara sevdalı bir komünistti. Gitarına sarılıp haykırdığı büyük ve haklı davaya adanmış bir yaşamdı. Onun şarkıları kendi yüreğinin sınırlarına sığmadı, tüm dünyanın yüreğinden ezgilerle harmanlandı. Yükleyip kavga yüklü notalarını, şefkatli bir güvercinin kanadına taşıdı ölenin ve yiğidin şarkılarını tüm kara, deniz ve gök parçalarına. Ve böylece amacına ulaştı Victor Jara.

Onun gitarı zengin işi değildi, kendi mısralarıyla bahar kokan bir işçiydi. Ve o gitarın mırıldandığı bir yapı iskelesiydi. Yapıcıların ölmek pahasına, damarlarını gerçeklerle doldura doldura söylediği bir şarkıydı Şili stadyumundan yükselen. Kök saldı stadyumun toprağına beş bin kardeşin kanı ve Victor’un kırılan parmakları on bin elin parmaklarıyla o günden beri basıyor gitarının teline. Yoksul ülkenin toprağına sesi, soluğu ve kavgasıyla tutunmuş bir ozan, söylüyor o günden beri yiğit ve derin şarkılarını ve söyleyecek sonsuza dek…

Şili sokaklarını devrimci kanıyla sulayan Pinochet faşizmine karşı başkaldırının adı olan Jara’nın türküleri, başkan Allende’nin, Küba’nın ve Bolivya’nın güzel gülüşlü Comandante’sinin, dünyanın dört bir yanında özgürlük ve sosyalizm uğruna savaşı seçenlerin anısıyla doludur. Ama bu yönüyle bir ağıt değildir Jara’nın söyledikleri. Oklarını katillere doğrultan bir savaş çağrısıdır aynı zamanda. Tüm Şili’nin söylediği bir şarkıdır, namluların korkutamadığı bir koronun ahenkli çığlığıdır.

Jara, yapının inşasında türkü söylemeye devam ediyor. Ancak zor bir iş onun yaptığı, hem türkü söylemek hem de yapıyı yükseltmek. Ama yalnız değil, Nazım da çalışıyor o yapıda, Neruda da, Lorca da… Hatta milyonlarca el tuğla taşıyor o yapıya. Yenilgilerin acı deneyimiyle daha sağlam örülüyor duvarlar, kanla, canla sıvanıyor odalar. Kehanet değil, temelinde yüzlerce yılın mirasını saklayan o yapının iskelesi bu kez eriştirecek bizi yıldızlara… İşte o gün Jara söyleyecek zaferin şarkısını milyonlarca dil ile konuşturacak gitarını milyonlarca kardeşin, milyonlarca eli ile…

* Venceremos: Biz Kazanacağız

http://www.kizilbayrak.net/ana-sayfa/kueltuer-sanat/haber/yoksul-uelkenin-kirik-gitari-silinin-dilsiz-ozani-victor-jara/

Stalin sürgünü Kürtler Rusya’dan özür bekliyor. SOĞUKTAN VE AÇLIKTAN 50 BİN KÜRT ÖLDÜ

Stalin sürgünü Kürtler Rusya’dan özür bekliyor
Eski Sovyet coğrafyasında yaşayan Kürtler Stalin tarafından bir tehcire dönüştürülen Kürt sürgününü sorguladılar. Rusya’nın başkenti Moskova’da bir araya gelen Kürt kurumlarının temsilcileri ve sivil toplum örgütleri, binlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan 1935 ve 1945 sürgününün yıl dönümünde bir anma toplantısı gerçekleştirdiler. Moskova Halklar Evi’nde yapılan yuvarlak masa toplantısı, sürgünler sırasında yaşamını yitiren yaklaşık 50 bin Kürdün anısına yapılan saygı duruşuyla başladı. Sürgünler hakkında bilgi veren konuşmacılar, Rusya hükümetinin Stalin dönemi arşivlerini açmasını istedi. Kürtlerden özür dilenmesi gerektiğini de belirten konuşmacılar, sürgüne taraf olan bölge ülkelerinin kültürel hakların geliştirilmesi için katkı yapmasını da talep ettiler. Toplantının açılış konuşmasını yapan Kazakistan Kürt Topluluğu eski temsilcisi Bedire Musa Süleymanov, İkinci Dünya savaşı ve geriliminin yaşandığı dönemdeki Kürt sürgünlerine dikkat çekti. Bu dönemde yeni kurulmuş Türkiye’deki Kemalistlerin faşist Alman devleti yanlısı eğilimler göstermesi üzerine Sovyet iktidarının Güney Kafkasya sınırları üzerinde ek önlemler alarak yeni bir demografik düzenleme yaptığını hatırlatan Süleymanov, bu düzenleme ile Güney Kafkaslardaki on binlerce Kürdün topraklarından edildiğini, binlercesinin de yollarda donarak öldüğünü anlattı.
SOĞUKTAN VE AÇLIKTAN 50 BİN KÜRT ÖLDÜ
Süleymanov’un verdiği bilgilere göre Sovyet iktidarının o dönemde aldığı demografik düzenleme kararının ardından Kasım ayında Sovyet orduları Güney Kafkasya sınırlarındaki Eres ırmağı kıyılarından Karankayanski bölerinde bulunan Kürt köyleri ile Nahcıvan’da ki 12 Kürt köyünün etrafını sardı. Sovyet birlikleri, Kürt köylülerin birkaç saat içinde evlerinden çıkıp köy meydanlarında toplanmalarını istedi. Sadece giysileri ve çocuklarını alabilen Kürtler, askerler eşliğinde hayvan taşınan yük trenlerine bindirilerek gönderildi. Yollarda soğuk ve açlıkla boğuşan Kürtlerin bekletildikleri istasyonlarda bile trenlerden inmelerine izin verilmiyordu. Soğuk ve açlıktan ölenler ise bir çöp gibi trenlerden atılıyor, istasyonlardaki temizlik görevlileri tarafından götürülüyordu. Her bekletildikleri istasyonda bir öğün yemek veriliyordu. Güney Kafkasya sınırlarından Kazakistan’a normalde 3 gün sürmesi gereken yolculuk, sağ kalanlarla ancak bir ay içinde tamamlanabildi. Burada Kürtçe’den başka dil bilmeyen Kürtlerin toplu yaşamına izin verilmedi ve 110 ayrı bölgeye dağıtıldı ve çok uzun süre yerleştirildikleri köy ve kasabaların dışına çıkışları yasaklandı. Bu bölgeler daha çok Kazakistan’da nüfusun seyrek olduğu bozkırlardaki yerleşim yerleriydi. Böylece yoluculuk sırasında sağ kalmayı başaran birçok aile de yeniden parçalanmış oldu. Bu sürgünlerde tam olarak ne kadar insanın öldüğünün kayıtları ise devlet arşivlerinin dışında bilinmiyor. Ancak ilk sürgünlerin bittiği 1939’larda Kazakistan’da yapılan nüfus sayımlarında 2 bin 400 kişi kendini Kürt yazdırmıştı. Oysa sürgün edilenlerin sayısı 30 bin civarındaydı. 30 bin Kürt’ten arta 2 bin 400 Kürt kalmıştı. Sürgün sırasında ölenler kadar ayrı bölgelere düşerek yakınlarını ve ailelerini kaybeden Kürtlerin durumu da bir trajediydi…
İKİNCİ SAVAŞTA İKİNCİ KÜRT SÜRGÜNÜ
İkinci sürgünler 1944 yine İkinci Dünya Savaşının gerginliği içinde gerçekleşti. Hem Müslüman oldukları hem de feodal ve kır toplumu özelliklerini taşıdıkları için Kürtler, sosyalist sistem içine girmekten kaçındılar ve bu yüzden Sovyetler tarafından sabıkalı bir toplum olarak değerlendirildi. Bu nedenle Gürcistan ile Türkiye sınırlarında yaşayan Kürtler sürgüne tabi tutuldu. Buradan Kazakistan’a sürgün edilenlerin bazıları yaşadıkları zorlukları tekrar yaşama korkusuyla milliyetlerini değiştirerek kendini Azeri ya da Gürcü göstermeye başladılar. Bunların bazıları 1980’den sonra Kafkaslara geri döndüler.
KÜRTLERE AİT TOPLU MEZAR
1990’larda Çimkent sınırlarındaki Lisyabolka kasabası yakınlarında bulunan Kürtlere ait toplu mezarda 60’a yakın ceset bulunmuştu. Mezar üzerine yapılan incelemelerde cesetlerin 1935’te öldürülen Kürt erkeklerine ait olduğu anlaşıldı. Yine de Sovyetlerin etkilerinden çekinildiği için yeterli inceleme yapılamamıştı. Ancak daha sonra yapılan incelemelerde, bu katliamın, Stalin’in askerleri tarafından 1935’lerde yolda öldürülmeyen Kürtler üzerinde uygulandığı ortaya çıktı.
(…) Kürtler de son on yılda olduğu gibi bu yılda ölen yakınlarının 70. yıl dönümde kaybettikleri yakınlarını andı. Anmaya katılan bazı konuşmacılar ise o dönemde Kürtlerin yanı sıra Yunan, Çeçen ve Kore halklarının da sürgün edildiklerini hatırlattılar. Moskova Kürt Kültür Otonomisi Başkanı Metlep Osmanov ise Sovyet denetimindeki Kürt katliamlarının sadece sürgün ve fiziksel katliamlarla sınırlı olmadığını, 1926 sayımlarında  Laçin’de 232 bin Kürdün katledildiğini, 1989 Azerbaycan nüfus sayımlarında kaydedilen Kürtlerin sayısının ise sadece 153 bin olduğunu vurguladı. Buna göre Azerbaycan’daki Kürtlerin 70 yıl içinde 79 bin azaldığını aktaran Osmanov, toplum olarak çok çocukluluk kültürleri olan Kürtlerin bu yıllar içinde iki kat artış göstermeleri beklenirken neden azaldıklarını sordu. Osmanov, bubub “beyaz katliam” olarak bilinen asimilasyon politikasının bir sonucu olduğuna vurgu yaptı.

Fırat Haber Ajansı

ISID in peşpeşe gazeteci öldürmesi şuurunu kaybettiğinin göstergesi

Allah Kürtlere yürü kulum diyor demesine ya, şu yürümesini bilmiyenler ve tereddüt edenler dönemi kavrasaydı iyi olurdu…
Yüz yıldır dünya dengelerine dayanarak ayakta kalan TC bu imkanlarını tüketti, artık gidişat çözülmeye doğru, hesaplar buna göre yapılmalı..
ISID in peşpeşe gazeteci öldürmesi şuurunu kaybettiğinin göstergesi.
Ateş çemberinde ki akrep misali kendisini sokma vakti de geliyor.
ISID himaye gördüğü güçlerin desteğini kaybetmekte ve uluslarası destek Kürtler lehine gelişiyor, savaşın kazananı kürtler olacak elbette..
Bir çağ kapanıyor yeni bir çağ başlıyor,
geçen yüzyıl öğretileri ve fikirleri ile değişimi okuyamayanlar,
tıpkı statükocu rejimler gibi…

Nesrin Gula Ciya

Çarkın: O Bebeği PKK Değil, Biz Öldürdük – Ekin Karaca – bianet

Kamuoyunun Susurluk davası ile birlikte tanıdığı özel timci Ayhan Çarkın, bugün Radikal ve Günlük gazetelerine yaptığı açıklamalarda, Güneydoğu’ya 1986’da gönderilen ilk 320 kişilik ekip içinde yer aldığını anlatıyor.

Ayhan Çarkın, “Kürt halkına bok yedirdik, tırnaklarını söktük, dillerini yasakladık. Ancak Kürt halkı bizim onurumuz, omurgamız, gururumuz. Bir özür dilememiz lazım Kürtlerden… Şimdi her tarafta toplu mezarlar çıkıyor. İster gerilla, ister terörist. Bu toplu mezarlar bu ülkenin ayıbıdır” dedi.

Çarkın, kamuoyunda “bebek katili” başlıklı haberlerde sıklıkla gösterilen ve simge haline getirilen kurşunlanmış bebek fotoğrafının çekildiği Pınarcık Köyü katliamı başta olmak üzere pek çok katliamı PKK örgütünün değil JİTEM tarafından gerçekleştirildiğini de söylüyor.

“Ayhan Çarkın dengesizin teki”

Bianet’e açıklama yapan Şanar Yurdatapan, bir dediği bir dediğini tutmayan Ayhan Çarkın’ın dengesiz olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

“Biz kullanıldık, ayıp ettik dediği günlerde, onların duruşmasını izlemeye gitmiştim. Bizzat kendisi kalkıp, ‘burada vatan hainleri var, Şanar Yurdatapan var, çıkarılsın salondan’ diyordu.

“Şimdi, o dönemler için ‘pişmanım’ diyor. Yani, neyi ne için yaptığını bilmek mümkün değil. Bir hesabı vardır yahut yoktur; bilemiyorum.”

“Bunlar savaşın çözümsüzlüğünün fotoğrafları”

Barış ve Demokrasi Partisi Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal ise Ayhan Çarkın’ın açıklamaları için “özel savaşın ruh halleri” değerlendirmesinde bulundu ve sözlerine şöyle devam etti:

“Kendi başlarına kaldıkları zaman daha önce yaptıklarıyla yüzleştiklerinde yaptıkları itiraflar bunlar. Cumhuriyet savcılarının elbette bunları dikkate almaları gerekir. Bunlar, savaşın kirliliği ve getirdiği çözümsüzlüğün fotoğrafları. Kürt sorununun çözümsüzlüğü, hukuk dışı yapılar ve orada yer alanların sendromları ile karşı karşıyayız.”

“Pınarcık katliamını sahiplenmesi çok önemli”

Devlette yıllarca resmi görev yapmış birinin, bugün “Pınarcık katliamını biz yaptık” demesinin son derece önemli olduğunu düşünen gazeteci-yazar Celal Başlangıç, Kürt bölgesinde 12 Eylül sonrası yaşananların tüm ayrıntısıyla araştırılması gerektiği görüşünde.

Bu bölgeden yıllarca pek çok katil ve işkenceci sürüsünün geçtiğini söyleyen Başlangıç, bunlara Ayhan Çarkın’ın ifadelerinde de rastlanabildiğini işaret ediyor.

Çarkın’ın Radikal ve Günlük gazetelerine yaptığı açıklamaları eğer bir tehdit unsuru olarak kullanmayacaksa farklı bir vaka olarak değerlendirilebileceğini düşünen Başlangıç, mecliste Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması durumunda, Ayhan Çarkın gibi çok sayıda kişinin bu komisyona başvuracağını düşündüğünü sözlerine ekliyor.

“Bize yemek veren teyzeyi öldürdük”

Başbağlar, Pınarcık, Perpa, Çiftehavuzlar, Gazi Mahallesi, Bolu-Sapanca-Düzce üçgeni ve daha pek çok katliamda yer aldığını itiraf eden Ayhan Çarkın, bir anısını Günlük Gazetesi’ne şöyle aktarıyor:

“Orada bir köy var, kurtarılması gerek’ dediler. Gittik, insanların ölüsüne, dirisine yapmadığımızı bırakmadık. Biz orada insanların tırnaklarını çektik, bok yedirdik; bize evinde yemek veren teyzeyi öldürdük.”

Gerçeklerin ancak “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulması durumunda açığa çıkacağını söyleyen Çarkın, “Vatan millet, Sakarya” adı altında çatıştırıldıklarını ve kendilerinin katil olduğunu ifade etti. (EKN/EÖ)

image

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/128774-carkin-o-bebegi-pkk-degil-biz-oldurduk

AKP’liler ile Hizbullahçılar arasında çatışma: 1 ölü, 2 yaralı

Her iki tarada başarılar diliyorum AKP’liler ile Hizbullahçılar arasında çatışma: 1 ölü, 2 yaralı

Amed merkeze bağlı Karahan köyünde, AKP’liler ile Hizbullahçı Hür Dava Partisi üyeleri arasında dün geceden bu yana devam eden silahlı kavgada 1 kişi öldü, 2 kişi de ağır yaralandı. Silahlı çatışmanın halen devam ettiği köye, özel harekat polisleri ve askerler dahi giremiyor.

Amed’in merkez Bağlar ilçesine bağlı Karahan köyünde, dün gece başlayan kavganın taraflarının aralarında daha önce de husumet olduğu öğrenilen AKP ve Hizbullahçı Hür Dava Partisi’ne mensup iki aşiret üyeleri arasında yaşandığı öğrenildi. Arazi anlaşmazlığı yüzünden daha önce birkaç kez daha karşı karşıya geldikleri belirtilen iki aşiret üyeleri arasındaki gerilim, dün gece aşiret üyeleri arasında silahlı çatışmaya dönüştü.

Alınan bilgilere göre, aşiretlerden birinin içerisinde bulunduğu bir araç diğer aşiret üyelerince köy girişinde durduruldu ve içindekiler indirildikten sonra araç ateşe verildi.

Olayların kıvılcımını ateşleyen bu araç yakma olayı ile birlikte köyde yaşayan aşiret üyeleri arasında başlayan kavga, silahlı çatışmaya dönüştü. Halen silah seslerinin yükseldiği köyde devam eden çatışmalarda edinilen bilgilere göre, 1 kişi hayatı kaybetti, 2 kişi de silahla ağır yaralandı.

Hayatını kaybeden Adil Karacadağ’ın, kavganın başladığını haber alıp, tarafları barıştırmaya gelen çevre köylülerinden oluşan barış heyeti içerisinde yer aldığı öğrenildi.

Ellerinde beyaz bayrakla köye doğru yaklaşırken üzerlerine silahla ateş açılması üzerine Karacadağ’ın vurularak yaralandığı belirtildi. Yaralanan Karacadağ, diğer iki yaralı ile birlikte kaldırıldığı hastanede kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.

Diğer iki yaralıdan birinin isminin Haşim Çubuk (25) olduğu öğrenilirken, diğerinin ismine ise henüz ulaşılamadı.

Çıkan kavgayı haber alan jandarma ve polis ekipleri ile birlikte özel harekat polisleri köye doğru yola çıktı. Ancak köyün içinde yer alan bir derenin iki tarafına mevzilenen aşiret üyelerinin birbirleriyle çatışma halinde olması yüzünden polis ve askerler köye giremedi.

Bu yüzden köyün girişinde bekleyen polisler, köye giriş yolunu kapatarak basın mensuplarının da köye girmesine izin vermiyor.

Köyün girişinde müdahale için bekleyen jandarma ve polislerin bekleyişi halen devam ediyor.