AB yardımı Şengallilere ve Kobanelilere ulaştırılmadı

AB yardımı Şengallilere ve Kobanelilere ulaştırılmadı

IŞİD çetecilerinin saldırılarının ardından topraklarını terk ederek göç etmek zorunda kalan yüz binlerce Şengalli ve Kobanêli için Avrupa Birliği tarafından Türkiye’ye verilen 20 Milyon Euro’luk yardımın mağdurlara ulaştırılmadığı ortaya çıktı. AB’nin GABB yetkililerine gönderdiği bir belgede, özellikle IŞİD zulmünden kaçan Êzidî ve Kobanêlilere ulaştırılmak üzere gönderdiğini belirttiği 20 milyon Euro’nun nereye harcandığına dair bir cevap ortada yok.

IŞİD çetecilerinin 3 Ağustos günü Şengal’e ardından da 15 Eylül günü Rojava’nın Kabone Kantonu’na dönük saldırılarının ardından göç etmek zorunda kalan yüz binlerce kişiye destek amacıyla Avrupa Birliği tarafından Türkiye aracılığıyla gönderilen 20 Milyon Euro’nun muhataplarına ulaştırılmadığı resmi belgeyle ortaya çıktı. Saldırıların başladığı ilk günden itibaren gelişlerin başladığı Kuzey Kürdistan kentlerine gelişler olurken, DBP, DTK ve HDP başta olmak üzere çeşitli sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar, göç etmek zorunda kalanlara dayanışma elini uzattı. Gelen yurttaşlara yardım etmesi gereken Türkiye ilk başlarda sınırdan geçişleri bile engellerken, Kobanê’den göç edenlere “kucak açtık” diyerek, karşıladı. Ancak devletin hiçbir şekilde göç etmek zorunda kalanlara yardım etmediği gibi bu kez yapılan yardımları da cebine indirdi.

Resmi rakamlara göre Kobanê’den şu ana kadar 200 bine yakın kişi Urfa’nın Suruç ilçesine gelirken, bunlardan 6 bin 120 kişi devlet tarafından oluşturulan AFAD çadırlarında kalmaya başladı. Yine Şengal’den Kuzey Kürdistan’a gelen 18 bin yurttaş içinde asıl yardım etmesi gereken devlet kurumları dışındaki kurum ve kuruluşlar tarafından gerekli dayanışma sergilendi. Yurttaşlarla yardım ve dayanışma kampanyaları devam ederken, bu kez göç etmek zorunda kalan yüz binlerce kişiye ulaştırılması ve gerekli ihtiyaçlarının sağlanması amacıyla Avrupa Komisyonu tarafından gönderilen 20 Milyon Euro’nun Türkiye aracılığıyla göç etmek zorunda kalanlara ulaştırılmadığı öğrenildi.

Gerçek, GABB’ın raporuna verilen cevapla ortaya çıktı

Göçlerin başlamasının ardından Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği eş başkanlığını yürüten Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak ve Siirt Belediyesi Eş Başkanı Tuncer Bakırhan imzasıyla hazırlanan rapor, gerekli desteğin sunulması ve duyarlılığın artırılması için yaklaşık iki ay önce Avrupa Birliği’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’na gönderildi. GABB olarak Avrupa Komisyonu’na ulaştırılan bu raporun ardından gerekli desteğin sunulması beklenirken, 24 Kasım günü yetkililere ulaşan belgede aslında gerekli yardımın daha önceden Türkiye üzerinden yapıldığı öğrenilirken, bu kez sadece 6 bin 120 kişiye yardım yapan Türkiye’nin bu parayı ne yaptığı sorusu karşılık bulmadı.

20 Milyon gönderdik, 19 Milyon da 2015 başında ulaştırılacak

Sunulan rapora, Avrupa Komisyonu Kalkınma ve İşbirliği Avrupa Genel Müdürü Fernando Frutuoso de Melo imzasıyla verilen cevapta, AB’nin özellikle IŞİD saldırılarından kaçan ve Türkiye Kürdistan bölgesinin sınırlarının kesiştiği bölgede yerleştirilen mültecilere sunulmak üzere yardımda bulunduğu insani krize en iyi şekilde cevap olabilmek için tüm araçların acil bir biçimde harekete geçirdiği ifade edilerek, bu kapsamda Avrupa Komisyonu’nca savunmasız durumda olan mağdurlara barınma, yemek ve temel sağlık-bakım hizmeti için Türkiye’ye 20 Milyon Euro’nun tahsis edildiğine yer verildi. Bu yardımın yanı sıra AB’ye üye ülkelerinde AB Sivil Savunma Mekanizması aracılığıyla çeşitli ayni yardımların sağlandığına yer verilen cevapta, 2015 yılının başında 19 Milyon Euro’nun da ulaştırılacağı ifade edildi.

Cevapta, 19 Milyon Euro’luk paketin “Özellikle Türkiye’nin Güneydoğu’sunda bulunan mültecilerin kayıt işlemleri, bunlara hizmet sunumu ve geçim olanaklarının sağlanması için mültecilere ve ev sahipliği yapan topluluklara” yönelik olacağı da belirtiliyor. GABB tarafından sunulan rapora cevaben gönderilen yazıda ayrıca komisyonun kısa vadeli desteğe ek olarak, sosyal ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek ve Êzidî halkının da dahil olmak üzere tüm bölge halkları için bu olanakların geliştirilmesi amacıyla Irak ve Suriye’ye yönelik orta/uzun vadeli kalkınma yardımları hareket geçirilmesinin planladığına yer veriliyor.

Bakan Bozkır’a da gerekli bilgilendirme yapılmış

Gerekli desteğin sunulduğunun açık bir şekilde ortaya konulduğu yazıda ayrıca bu konuda 13 Ekim tarihinde Ankara’da bulunan Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Başkanı, Bakan Volkan Bozkır’a da tüm bu girişimlerin anlatıldığı ve birkaç ek fon hakkında bilgi içeren mektubunda gönderildiği belirtiliyor. Yazıda son olarak ise daha fazla bilgi ve insani iş birliği imkanlarının belirlenmesi amacıyla da Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile temas kurulması öneriliyor.

Yardım kayboldu, göç edenlerse kaderine terk edildi

Söz konusu 20 Milyon Euro’luk fonun nereye aktarıldığı ya da ne şekilde kullanıldığı bilinmezken, göç edenlere ulaştırılması gereken bu fonun ulaşmamasından dolayı yüz binlerce kişi ağır kış koşullarına rağmen zor şartlarda çadırlarda yaşamaya devam ediyor. Devlet yetkililerinin “kucak açtık” dediği sadece 6 bin 120 kişinin ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor ancak geriye kalan yüz binlerce kişinin yaşadığı trajedi unutulduğu gibi kendilerine gönderilen bu kadar yüksek bir miktardaki paraya rağmen zor koşullarda yaşama tutunuyor. Aynı şekilde Şengal’den göç etmek zorunda kalan ve AFAD’a ait çadır kentlerde kalan 12 bin yurttaş buralarda yaşama tutunurken, binlercesi de DBP’li belediyelerce oluşturulan kamplarda kalmakta. Öte yandan skandalın ortaya çıkmasının ardından GABB yetkililerinin bir dizi temaslarda bulunduğu ve konuyu yetkililerle konuşmak için harekete geçtiği öğrenildi.

20 Milyon Euro eşittir 58 Milyon 354 TL

Türkiye aracılığıyla Kobanê ve Şengalilerin ihtiyaçlarının karşılanması için gönderilen 20 Milyon Euro’nun TL karşılığı bugün 58 Milyon 354 bin TL’ye denk düşüyor. Bu yardım devletin baktığı 18 bin mülteciye aktarılması durumunda mültecilerin hiçbir ihtiyacının kalmaması gerektiği gibi AFAD kamplarında kalmayan mültecilere de kaynak aktarılması gerekiyordu.

DİHA

image

Reklamlar

MARDİN’Lİ ASKERE BENZİN DÖKÜP DİRİ DİRİ YAKTILAR!

MARDİN’Lİ ASKERE BENZİN DÖKÜP DİRİ DİRİ YAKTILAR!

2 Ay Önce Nusaybin’de Oturan Babasını Arayarak ”Beni Kurtar” Dediği Aktarıldı.

Askerlik yaptığı Tekirdağ Topçu Taburunda bugün feci şekilde yanan Mardin Midyat nüfusuna kayıtlı 20 yaşındaki Dilbirin Doğan isimli gencin, bölükteki diğer askerler tarafından benzinle yakılmış olduğu iddia edildi.

Çorlu Devlet Hastanesine kaldırılan Doğan’ın durumunun kritik olduğu öğrenildi. Doğan’ın akrabası Murat Öz, olayın ardından konu hakkında konuştukları bölük komutanlarının kendilerine çelişki anlatımlarda bulunduğuna dikkat çekti. Bir komutan, Dilbirin’in kızıp kendini benzinle yaktığını söylerken, bir diğerinin ise arkadaşlarının şakası sonucu yandığını anlattığını belirten Öz, ayrıca Dilbirin’in iki ay önce Nusaybin’de oturan babasını arayarak “Beni kurtar” dediğini aktardı.

Sadece 2014 yılında 35 askerin şüpheli bir şekilde hayatını kaybettiği Türkiye’de akıl almaz bir olay daha yaşandı. 7 aydır Tekirdağ Topçu Taburunda askerlik yapan 20 yaşındaki Dilbirin Doğan, feci şekilde yandığı ortaya çıktı. Çorlu Devlet Hastanesine kaldırılan ve yoğun bakıma alınan Doğan’ın durumunun kritik olduğu öğrenilirken, bölük komutanların konu hakkında çelişkili anlatımlarda bulunması ise “Dilbirin diri diri mi yakıldı?” sorusunu akla getirdi.

image

OSMANLININ 444 YIL SÜREN AŞAĞILIK YAŞAMI

OSMANLININ 444 YIL SÜREN AŞAĞILIK YAŞAMI

‘Osmanlının 444 Yıl Süren (1389-1833) İçoğlanı Rezaleti’
Osmanlı imparatorluğunda ilk defa içoğlanı yetiştirilmesine Yıldırım Bayezid döneminde 1389 da başlandı.Fatih Sultan Mehmed devrinde (1451-1481) içoğlan yetiştirilmesi usulü belirli bir sisteme kavuşturuldu. içoğlanı uygulaması 1833 de ortadan kalktı.

OSMALI DA BİR HAMAM OĞLANI

1686 yılında Hamamcılar Kethüdası olan İsmail Ağa tarafından kaleme alınan Dellakname-i Dil Küşa yani Gönüller Açan Tellaklar kitabında İstanbul’daki 2 bin 123 “parlak” tellaktan “yakışıklı sevgili” diye bahsettiği Yemenici Bali Oğlan için şunları söylüyor:
“Henüz on beş yaşında ve güzellik tacı adının başında ve bu günahkârın gönül kuşu yemenici oğlanın samur kaşında.”
İsmail Ağa, Yemenici’nin hamamda soyunduğu dönemdeki tarifesiyle ilgili de bilgiler vermiş:
“Gece ve gündüz seferi 70 akçedir. 20 akça dahi ortağı dellak alır. Gece döşek yoldaşlığı 300 akçadır. Kulamparası kaç sefere takati varsa 300 akçaya dâhildir.”

***

OSMANLININ EN ÜNLÜ İÇOĞLANI ‘KAZIKI VOYVODA’

“1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih’in babası İkinci Murat’tı.
Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul’la (Radu cel Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı Sultanı’na rehin olarak Edirne Sarayı’na gönderildiğinde, sadece 11 yaşındaydı.

İki rehin prens Sultan Murat’ın “içoğlanı” kadrosunda alındı.
6 yıl boyunca padişahın içoğlanlığını yapan Vlad sakalı çıkınca emekli eden II.Murat 1448’de voyvoda unvanı verip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını fethe gönderdi.
Vlad’ı Eflak’a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul’u rehin tutarak Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlama aldı.

Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul’dan gelip de karşısında sarığını çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa geçirdikten sonra Eflak ve Boğdan’da Romence “Kazıklı” anlamına gelen Tepeş lakabını aldı.
Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş, İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu. (Kaynak: Matei Cazacu, “Prens Drakula’nın Tarihi”, Droz, 1988)

Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı’dan kazıkla çıkardığı “içoğlanlığı” hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak Voyvodası Vlad Tepeş’e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor musunuz? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel Radul’u…
9 Aralık 2012-Mine Kırıkkanat

***

GAZALİ (DELİ BİRADER) KİTABI

‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı Dâfi‘ü ‘l-gumûm ve Râfi‘ü ‘l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’)
ilk bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına;
ikinci bölüm ‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen tartışmalara;
üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla sohbetin zevklerine;
dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü kızlarla oynaşmanın hazlarına;
beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve hayvanlarla ilişkilere;
altıncı bölümde pasif eşcinsellerin (oğlanların) ve ne idüğü belirsizlerin iğrenç durumlarına;
yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.

GAZALİ’NİN CENAZE NAMAZI KABE DE KILINDI

Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa’da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi’den ders almış, Bursa’da Bayezid Paşa Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (II. Bayezid’in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti. Sözünü ettiğim kitabı Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut’un tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe yakınlarına defnedilmişti… (Ayşe Hür-10 Kasım 2013, Radikal)

***

TARİHÇİ ALİ KEMAL MERAM’IN ANLATIMI

tarihçi A. Kemal Meram, Lale Devri haremi için şu tanımlamayı yapıyor: “… Erkeğin her bir çeşidine özlem içinde olan saray kadınları, zenci harem ağalarıyla yatıp kalkıyorlardı. İçinde yirmi bin yabancı soylu kadının, bini aşkın zencinin, beş binden fazla Sırp, Arnavut soylu bostancı ve içoğlanın hüküm sürdüğü bu büyük genelev, kendine özgü dünyasında yine de her zamanki gibi pırıl pırıldı. İçki, saz ve söz âlemlerinin tek nedeni, cinsel içgüdülerini kamçılamak, elde edilecek zevki sonsuza ulaştırmaktı. Günah ise halk içindi…”

***

OSMALI TARİHÇİSİ AHMET CEVDET PAŞA’NIN İTİRAFI
Batı tipi reformlara hız verilen, dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: “…Kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı. İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi. Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…”

***

DEYİŞ OSMANLIYI ÖZETLİYOR

Osmanlı esir ve köle cariyelerden, içoğlanlardan geçilmiyodu bu sebeple avradı kaltak osmanlı…üretim sıfırdı yaşam gasp etmek üzerine bina edilmişti; eken de yoktu biçen de yoktu….Hazırcı , hırsız ve rüşvetçi bir yapısı olduğu gerçeğinden; yiyende ortak osmanlı denmiş deyişin sözlerinde.
şalvarı şaltak osmanlı
eğeri kaltak osmanlı
ekende yok biçende yok
yiyende ortak osmanlı
13 Aralık 2014

image

Kürdistan Bayrağı (Ala Rengîn)

Kürdistan Bayrağı (Ala Rengîn)

Güney Kürdistan Federe Kürt Yönetimi Başkanı Sayın Mesut Barzani’nin Amed’e gelişini Kürt gençleri ellerindeki Kürdistan bayraklarıyla karşıladılar. Peki bu bayrağın anlamı ne? Niçin bu bayrak? Ne zamandan beri kullanılıyor?

Kürtler, Farslar (Acemler), Peştunlar, Beluciler ve hatta Tacikler fi tarihte, bir arada imparatorluk halinde yaşarken, yani bundan takriben 2500 veya 3000 yıl önce Aryan veya İrani bir toplulukken savaşlara aynı bayrak altında katılırlardı. -Ural-Altay dillerini konuşanların Turani kavim oldukları gibi-

Bu ortak bayrak, şu an Doğu Kürdistan (İran Kürdistanı) sınırları ve Med federasyonunun başkenti sayılan ‘‘Ectabana ‘‘yakınlarındaki Hamedan civarında, zemine taşlarla işlenmiş şekilde tahminen bir saray avlusu olan bir yerde yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuştu. Ayrıca Güney Kürdistan’da bulunan “Bahistun Yazıtları’‘ında buna yakın bilgiler okundu. Bu Bayrak yeşil, ortada beyaz ve kırmızı renkte şeritler olup, beyaz zemin üzerinde üst üste Arslan, sırtında Güneş ve en üstte de Kılıç motifleri vardır. O eski Aryan topluluğunun mirasçısı olan milletler zamanla bu amblemi paylaşarak her biri milletini temsil eden bir bayrağa dönüştürdü. Bu paylaşımda Farslara yeşil-beyaz-kırmızı zemin üstüne Aslan figürü, Kürtlere yeşil-beyaz-kırmızı zemin üzeri sarı Güneş figürü, Beluciler üç renk üzeri Aslan üstü Güneş figürü, Peştun ve Tacik Halkları da bunlara yakın renk ve figürleri kendi milletlerini temsil eden bayraklara dönüştürdüler. Kısaca bu bayrağın binlerce yıllık tarihi, çok derin anlamı ve onurlu simgeleri vardır. Kadim halkları derin tarihe köklerle bağlayan kutsal renk ve sembolleri vardır!

Bazı güçlerin parti flamalarını Kürt veya Kürdistan’ın Ulusal Bayrağı gibi empoze etmelerinin anlamsızlığı ortadadır. Ama tüm parti ve örgüt flamalarına gerekli önem ve saygı mutlaka gösterilmelidir. Bu bayrak veya flamalar binlerce şehit Kürt Peşmerge, Gerilla, Zahmetkeş ve Savaşcısının kanlarıyla işlenmiştir. Bunlar bizim ortak kutsi değerlerimizdir…

Bayrağımız, 1920’lerde ‘Kürdistan Teali Cemiyeti’nden ayrılan ve bağımsızlıkçı kanadı temsil eden Kürdistan teşkilatı içtimaiye cemiyeti’nce kabul edildi. Osmanlı Şura reisi Seyid şeyh Abdulkadir Taha’nın başkan olduğu örgüte, Otonomi yanlısı tavırlarından dolayı rahatsız olan ve öncülüğünü Bedirxanzadeler ile Cemil Paşazadelerin çektiği, Kemal Feyzi, Dr. Şükrü Sekban ve Mevlamzade Rıfat gibi Kürt aydınları, Kürdistan’ın bağımsızlığını savunduklarından bir Kürt bayrağının da kabul edilmesi gerektiğine kanaat getirdiler. Bu bayrağın şekil, ölçü, renk ve figürlerini de yayın organları olan Jîn dergisinde yayınladılar… 

Bayrağımızın, Kuzey Kürdistan’da ilk asıldığı yer, 1925 Şeyh Said Hareketinde Varto hükümet konağıdır. Şeyh Abdullah Melakani komutasındaki Kürt Kuvvetleri Varto’ya girdikten hemen sonra Varto hükümet binası olarak kabul edilen binada ‘Ala Rengini’ göndere çekerek göklerde dalgalandırdılar.. Büyük bir ihtimaldir ki, Başkanlığını Cibranlı Halit Bey’in yaptığı ve Azadî cemiyeti olarak ta bilinen ‘Kürdistan İstiklal ve İstihlas cemiyeti’nin bu olayda ilgileri vardı…. 

Varto’dan önce 1920-21’lerde, bayrağımız, şimdiki Güney Kürdistan sınırları içerisinde bulunan Süleymaniye’ye görülüyor ve bir müddet burada asılıyor. 

Bilindiği gibi Süleymaniye ve civarlarında İngiliz işgal güçlerine karşı bazen uzlaşan bazen mücadele eden Şeyh Mahmud Berzenci liderliğinde bir savaş yaşanmıştır. İngilizler İstanbul’a girdikten sonra, 1919 olsa gerek, Ermeni soykırımıyla ilgili bir mahkeme kuruyorlar. Bu mahkemenin başına da Süleymaniyeli Kürt Şerif Paşa’nın kuzeni olan (Sevr’de Kürtleri temsil eden) Mustafa Yamulki Paşa’yı
getiriyorlar. İttihatçıların ”Kürt Nemrut Mustafa” diye adlandırdıkları bu Kürt Paşası, Atatürk ve bazı ittihatçılar (İnönü, Feyzi Çakmak ve Hüseyin Rauf Bey) için gıyabi tutuklama kararı veriyor. İki kişiyi idam ediyor (Urfa vekili Nusret bey ile Yozgat/Boğazlıyan kaymakamı) ve 200’e Yakın Meclisi Mebusan üyesi ve Bürokratını da Malta’ya sürgün gönderiyor. Ne yazık ki Kemalistler ve İngilizler’in anlaşması neticesinde TC’nin artık kurulacağı belli olunca, boy hedefi haline geliyor ve Süleymaniye ‘ye kaçıyor. Gidince de bahsedilen kırmızı, beyaz, yeşil ve sarı güneş figürlü bayrağı da yanında götürüyor. Süleymaniye’deki Kürtler bundan önce, yeşil zemin üzeri kırmızı ay-yıldızlı bir bayrak kullanıyorlardı. Bu bayrak geldikten sonra hep bu Kurdi bayrağı kullanmaya başlarlar. 

Bu bayrağa çok yakın desenlisi, Kürt Xoybun teşkilatı tarafından da kabul edilmiş ve Ağrı Kürt isyanında bayrak olarak kullanılmış. Yalnızca bir farkla: Ortadaki figür Ararat dağı figürüydü ve kurulacak Ağrı Kürt hükümetine binaen bu yapılmıştı.

İşte bu bayrak, 1946’da Kurulan Mehabat Kürt Cumhuriyet Lideri Peşawa Qadi Muhammed şehid edilmeden önce, General Mustafa Barzani’ye canı pahasına korumasını istediği ve halkına emanet ettiği bayraktır…

Ala Rengîn-Kürdistan bayrağı. Mahabattaki bayrakta sarı güneşin yanında ayrıca iki buğday başağı, kalem ve dağ figürleri de vardı. 

Nihayet bayrağımız, Güney’de kurulan Güney Kürdistan Federe Yönetimince, 2002 yılında meclis kararıyla ve oy birliğiyle, 1998’de şekli ve estetik ölçüleri tespit edilmiş Kürdistan federe devletinin ‘‘Resmi Bayrağı ‘‘olarak kabul ediliyor. Bayrağımız ; Kırmızı, beyaz, yeşil şeritler üzeri ve ortada Newroz‘u temsilen sarı 21 ışınlı Mezopotamya Güneş figürlü olup bu haliyle kayıtlara geçiyor..

Celadet Bedirxan’ın 1932 yılında Herakol Azizan mahlasıyla Hawar dergisinde yayınladığı Ala Kurdan isimli Şiiri her şeyi o kadar güzel açıklıyor ki.

Ala Kurdan!

Ala kurdan di nav rok
Çi bedew û bi heybet
Bi çar rengîn rengên te
Çi delal û çi xweskok

Xêzek kesk ê xêzek sor
Nav sipî û nîvek zer
Keske sore bi rojê 
Ew li jêrî ew li jor….

Ayrıca Dr. Kamuran Bedirxan’ında 1932 yılında aşağıdaki anlamlı ve konumuzla da alakalı olan kısa şiiri yazıyor…

Rohanîya dil û çav.
Dîyarîya Dê û Bav.
Pesîra we roj û tav
Spehetîya ax û av
Ala Kurdan serbi ser
Sor û Gewre Kesk û Zer.. 

Kamuran Bedirxan Kürd Bayrağındaki renklerinde anlamlarını yazmış:

Kesk ; Sirust û xwezeya Kurdistan e 
Sor ; Xwîna Şoreşgerên Kurdistan e 
Zer ; Rohanî û Azadîya Kurdistan e 
Spi ; Aşitîya Kurdistan e Her Bijî…

Bu güzel ve anlamlı şiirleri ve diğer sanatsal, edebi, ve tarihi çalışmaları nedeniyle tüm Bedirxanî ailesini, en derin sevgi ve saygılarımla anıyorum..

Bijî Kurd û Kurdistan!…
Bijî Ala Rengîn!…

image